Nar Kırmızısı Bir Gurbet (Ver. 1)

Yorum Hasever
Bir Yolculuk Hikayesi
Asfalt düz, siyah ve pürüzsüzdü Malatya’da. Malatya, seyyar satıcı tablasında kesme bir üzüm salkımıydı. Sonbahar ve okul mevsimiydi ülkemde. Kamyonlar doluşmuştu her yere. Bir hüzün akıp gidiyordu yollarda. Yollarda, bilmem kaçıncı ordudan bir konvoy... Ağır, mağrur, “memleketin tek sahibi benim” vitesinde yol alıyordu. Geçmek olmaz; ardın sıra gitmek ve belki de durmak mevsimiydi. Boydan boya bir asker yeşiliydi coğrafyam. Yollardaydık...

Nar Kırmızısı Bir Gurbet (Ver. 1)


Asfalt düz, siyah ve pürüzsüzdü Malatya’da. Malatya, seyyar satıcı tablasında kesme bir üzüm salkımıydı. Sonbahar ve okul mevsimiydi ülkemde. Kamyonlar doluşmuştu her yere. Bir hüzün akıp gidiyordu yollarda. Yollarda, bilmem kaçıncı ordudan bir konvoy... Ağır, mağrur, “memleketin tek sahibi benim” vitesinde yol alıyordu. Geçmek olmaz; ardın sıra gitmek ve belki de durmak mevsimiydi. Boydan boya bir asker yeşiliydi coğrafyam. Yollardaydık...

Artık vardığı yerde devam edecek bir masaldı hayatımız. Atılan bir zarın bilmem kaç kaç gelmesine bağlı... Fırat nehri henüz karma karışık, bulanık bir su kütlesinden ibaret ve şoför hikayelerinde korkunç, kamyon yutan bir Azrail koluydu. Yollar ille de yollar. Ne kadar düz... Çocuk oyunlarında bir cennet, çocuk hayallerinde bir ulaşılmazdı. Bakarak ve için için akarak orta şerit beyazlığına, Kömürhan Köprüsü’nde günahlarımızı tartıyorduk. Fırat, vadinin göğsüne gömülmüş toprak renginde akıyordu.


Ülkemin Kürt coğrafyasında bir Stran’dık artık. Toprağın, ağacın, kurdun, kuşun şifreli konuştuğu yerlerdi buralar. Diyarbakır’ın henüz Amed, Amed’in henüz başkent olmadan önceki zamanlarıydı. Bir kaval sesi ve Amedo’nun hüzünlü ezgileri doluşmuştu şoför mahallimize. Şimdi biliyorum bunu. Bunu ve kendi hüznüyle yoğrulmuş hikayemizi.


Kaderimiz memleketin ahval ve şeraitinden öte hiçbir şeydi. Henüz burjuva iktisat kitaplarından habersiz ama Keynes havasında, çarpan etkisindeydik. Bir kurşun atılıyordu Nurhak’ın tepesinde, şehirde sokağa çıkma yasağı ilan ediliyordu. Sokaklara, yollara ve olmayan otobanlara çıkanlar, kefenlerini boyunlarına saranlardı. Yani hepimiz şofördük ford kamyonların maşallah yazan döşemelerinin üzerinde. Yolcuyduk, yolsuzduk kendi kentlerimizde.

Bir Arap ve Kürt havasıydı Diyarbakır-Mardin arası. Tepelerin çıplak, tarlaların sonsuz ve sıcağın sonbaharda bile devlet kızgınlığında olduğu yerlerdeydik. Kamyonun üstünde bir ev hali. Toplasan bir oda dahi etmez yılların emeği. Arkada bırakılmış kocaman bir yaşam. Ama böylesi de çok dokunuyordu insana.


Annem duyarlılığında bir acı saplanıyordu bedenime. Nar ağaçlarından suyunu almış, nar kırmızısında, çıkmaz bir lekeydi gurbet. Floresan lamba, tır garajı, Tuncelili TEK görevlisi, Kırşehirli meteoroloji memuru ve “ekmağın içi”ydi hayatımız. Ağanın oğlu atla geliyordu okula. Tek caddeden müteşekkil, erimiş dondurma ve kırık leblebiydi Mardin. Mardin, Kürtçe’nin dahi gariban kaldığı, eşeklerin büyük bir maharetle merdiven tırmandığı bir eski zaman Bajar’ıydı.


Ve en büyük düzlüklerde en büyük karargah binaları... Tepede, dökülen etleri ayak dibinde birikmiş harabe bir kale. Yeşilin insandan ve topraktan bütün coşkusuyla kaçtığı taştan bir cennet maketi. Şimdi, hüzünler mevsiminde oynanan tek kale futbol maçı gibi geliyor bana; hem koruduğum hem de gol olmak istediğin bir kale.


Kara lastik modernliğinde beden eğitimi ve kuru ekmek servisiyle bir kantin binası Cumhuriyet Orta Okulu. Mardin’de Cumhuriyet, stada bakan pencereleri ve sanki başka bir gezegenden gelmiş Ankaralı Fransızca öğretmeniyle, Türk ve herkese malum bir kral çıplak hikayesiydi. Mardin ama, benim bile değildi...


Cemil vardı... “Kayalıkta bir kuş var” diyordu boyuna. Kayalıkta bir kuş var / kanadında gümüş var... Gümüşün kuşun kanadında ne işi var yaşlarındaydım. Mardin-Ankara arası Martur’dan öte hiçbir şeydi. Tugay, Kızıltepe ve Kızıltepe ovası. Daha ötesi coğrafya atlasımda yoktu. Hem Ankara dediğin hangi kola düşerse düşsün yatılı okul kokardı. Yatılı okullarda, yatıya bırakılmış çocuklar değil, ellerinde bilmem hangi tarikatın kitap dizileriyle beyin avına çıkmış kupkuru, sipsivri suratsız belleticiler kalırdı.


Bir de gurbet treni vardı. İbo’nun sadece arabeskçi olduğu zamanlardı. Bir tren vardı gurbetten dönmeyen. “Artık sabrım kalmadı / Dön gel gurbet treni /Sevgilimden bir haber / Al gel gurbet treni.” Dön geeeeeeeeeeel, havasında upuzun bir isyanla bitiyordu. Oysa ki isyan katiyetle yasaktı. Yasaklayanların başında Netekim Paşa vardı. O, elde kuran, memleketi dolaşıp, “beşikten mezara kadar eğitim” diye bağırıyordu. Ve sonradan öğrendim ki aynı zamanlarda Ankara Mamak’ta kitapları yakıyormuş.


Çok sonraları öğrendim trenin hikayesini. O da diğer dönmeyenler gibi komünist kızıllığına kurban gitmişti. Memleketin ileri gelenleri bir olmuş, cümle cihanı olmasa da, Anadolu platosunu kızıllardan temizlemişlerdi. Ve işte tren de o arada göz altında kaybolmuştu. Ford Amca’nın kırmızı, mavi, beyaz, sarı kısacası her renkteki tekerlekli tenekeleri doluşmuştu memlekete. İşte onlardan birinin sırtında, şimdi bir yaz sabahı, Mardin’den çıkıyorduk; arkamızda en yakışıklı üniformalımızı bırakarak...


Su döküyordu ardımız sıra komşular. Su buralarda ya sel felaketinde can alıyor ya da arşın koynunda, bağ kuyularında Karun Hazinesi oluyordu... Uğurlamak da olsa maksat, suyu dökmeyin. Su oraya, su hepimize çok lazım...


Hasever

Nar Kırmızısı Bir Gurbet (Ver. 1)

Yorumlar yazarlarına aittir. İçeriklerinden biz sorumlu tutulamayız.


Haber Puanlama
Ortalama puan: 5
Toplam Oy: 2

stars-5

Lütfen bu haberi puanlamak için bir saniyenizi ayırın:
Mükemmel
Çok İyi
İyi
İdare Eder
Kötü

İlgili Bağlantılar