İkram-Eziyet

Yorum Hasever

Biri veya birileri biz insanlarla fena halde dalga geçiyor ya da ben fani bu işlerden hiç anlamıyorum. Madem bu kadar devlet ve bu devletleri işler halde tutmak için memuriyet gören hükümetler, Gazze’ye büyük bir muhabbet duyuyorlar(dı), neden o trajedinin bütün yükünü 6 tane geminin yıpranmış omurgasına yüklediler? Madem bu kadar “derin” bir hassasiyetle işi takip ediyorlar(dı), neden ellerindeki devlet mekanizmalarını devreye sokmadılar? Kimse kusura bakmasın. Şimdi BM’nin aydınlatılmış salonlarında nutuk atanlar, eğer bir parça olsun dediklerinde samimi olsalardı,


İkram-Eziyet

 

İkram var eziyetten beter.

                                   Halk deyimi.

 

Biri veya birileri biz insanlarla fena halde dalga geçiyor ya da ben fani bu işlerden hiç anlamıyorum. Madem bu kadar devlet ve bu devletleri işler halde tutmak için memuriyet gören hükümetler, Gazze’ye büyük bir muhabbet duyuyorlar(dı), neden o trajedinin bütün yükünü 6 tane geminin yıpranmış omurgasına yüklediler? Madem bu kadar “derin” bir hassasiyetle işi takip ediyorlar(dı), neden ellerindeki devlet mekanizmalarını devreye sokmadılar? Kimse kusura bakmasın. Şimdi BM’nin aydınlatılmış salonlarında nutuk atanlar, eğer bir parça olsun dediklerinde samimi olsalardı, Filistin halkı özgür, kendi kurumlarına sahip bir halk olur; ekmeği suyu haramilerin elinde, perişan bir coğrafyada yaşamak zorunda kalmazdı. Yanlış anlaşılmasın, özgürlük, nutuk atanların yüzü suyu hürmetine gelmiş olmayacaktı, sadece Filistin halkının mücadelesini boğuntuya getirmemiş veya getirenlerin saflarında yer almamış olsalardı yeterdi.

 

Yardım felaketi

 

Bu, her şeyi kendiyle başlatmak değilse nedir? Televizyon ve İnternet’te arzı endam edenler, sanki tanımadığımız bir İsrail devletinden bahseder gibi, “onlar çok acımasız, biz ise sadece barış istiyorduk” diyorlar. Günaydın diyorum. Günaydın! Filistin halkı yıllardır ne istiyordu sanıyordunuz? FKÖ “meşru” çizgiye çekilmeden önce Filistin mücadelesi ne istiyordu sanıyordunuz? Birileri “terörist” dediği için mücadelesine burun kıvırdığınız ve hatta sahip olduğunuz ortak “maneviyatı” kullanarak onları yollarından ayırmaya çalışırken, Filistin halkı ne istiyordu sanıyordunuz? Şimdi, meşrulaştırmış bir alanda kurtarıcılık yapmak, ucuzundan vicdanlarınızı rahatlatmak için çıktığınız seferde uğradığınız hüsranın acısını yaşarken, sanki bir yeniyle karşı karşıyaymışsınız gibi feryat figan ediyorsunuz. Bir nebze olsun tarihten haberdar olsaydınız, 9 tane insanı İsrail askerlerine kurban etmezdiniz. E tabi o insanların sizin için bir kıymeti varsa tabi.  Daha geçenlerde gazetelere yansıdı. Bir barış eylemcisinin Dizüstü bilgisayarını kuşkulu bulan bir İsrail askeri, bilgisayarı kurşuna dizmiş; hikayesi hafızalarımızda henüz taptaze. Bilgisayarı kurşuna dizebilecek bir ruh haline insan teslim edilir mi?[1]

 

Kavramlar - Kurumlar

 

Bir kavram kargaşası yaşadığımız kesin. “Terör” kavramından, Sivil Toplum Kurumları’na (STK), oradan Devlet-Devlet Dışı kurumlara kadar her şey birbirine girmiş durumda. Bir hakkı teslim edeyim. Benim hafızamda ve bilgi dağarcığımda, 6 gemi dolusu insan ve erzak taşıyabilecek kadar büyümüş bir sivil toplum hareketi yok. Bunu bir tarafa yazıyorum. Greenpeace’den başka, denizlerde gemi yüzdürebilen bir STÖ(!) de tanımıyorum, bu da iki. Bunları, kişisel bir çaresizlik mi,  “kiraladığı” odanın kirasını ödemekten “aciz” bir STÖ geleneğinden gelen birinin “zavallı” kıskançlıkları mı, yoksa kavram kargaşasına bir açıklama getirmeye çalışan “nefessiz” bırakılmış bir ruhun çırpınışları mı sayarsınız, size bırakıyorum. Tersten yaklaşıyorum ve burnuma fena halde kötü kokular geliyor. Belki başta yazmalıydım, gecikmiş sayılmam: İnsan öldürmenin bir gerekçesi yoktur. Hem, zayıfa, zayıflığından ötürü yüklenmek, çok daha büyük bir zayıflık göstergesidir. Bunun da farkındayım. Ve benim bu iki cümleyi yazmak zorunda kalmam, muhteşem bir kuşatılmışlığın tam da ortasında olduğumun fotoğrafıdır.  Yoksa bir insan neden “öldürmelere” karşı olduğunu yazmak zorunda kalsın ki!

 

6 gemi dolusu erzakla Filistin kıyılarına yanaşan insanları bilemem[2]. [Yine niyet-kabiliyet meselesi. Bu iki kavramın arasına sıkışmış siyaseti kurtaramazsak, sanırım, buğdaysız kalan değirmen taşının kendisini yontması misali, bilincimizi yontup duracağız. Bunu, din formasyonlu ideolojilerin aklımızı sakatlamasına bağlıyorum. İnsanlar, evvela, bir şeyi yapabileceklerinden çok, onu yapmayı isteyip istemediklerine bakıyorlar. (Bu illüzyona katkı sunan bir sürü kitap dolaşıyor piyasada. Daha ziyade cep kitabı formatında satılan bu kitaplar kesif bir “marketing” kokarlar ve temelsiz insana “umut” satarlar. Ve bunların, “İstedim başardım.” “Çok istedim oldu.” “Mucizemi gerçekleştirdim.” “Derinlerimdeki aslanı uyardım” vb. sloganları vardır) Bu da eylem-irade arasındaki ilişkiyi zedeliyor. Bir karıncanın, yangına atılmış bir sevdiğini kurtarması için ağzıyla su taşıması başka, bu sayede yangını söndürebileceğine inanması ve bunun siyasetini gütmesi bambaşka bir sonuç doğurur. En felsefi örneği, Nasrettin Hoca’nın göle maya çalmasında vücut bulmuş bu durumun tarifi de Nasır Hoca’da gizli. O, o gölün maya tutmayacağını o köyde, en iyi bilebilen kişidir.] Niyetleri tartışmak benim işim değil. Hem o niyetler ki genellikle gerçeklerin karşısında pek bir çaresizdirler. Ben yardım konvoyuna katılanlardan çok, bu siyasete insan yatıranlarla meşgulüm. Çünkü siyaset, “yardımsever”lerin değil, devletlerin mecrasında devinip duruyor. Ortaya çıkan manzaraya bakacak olursak daha önce provası yapılmış olunan bir oyunla karşı karşıya olduğumuz kesin. Devletler, kendi çatışmalarını doğrudan yaşamak yerine, “kadife eldiven”ler kullanmayı huy edinmeye başladılar. İsimlerini sıralamakta zorlandığım, turuncu, mavi, beyaz vb. devrimler(!) bu ve buna benzer yöntemlerle kotarıldı. Burada ise bir fark var. “Yardımsever”lerin bilinç düzeylerinin bu farkı görme noktasında olmadığını tahmin etmek zor değil. (1 yaşındaki bebeğiyle “yardıma” giden “anne” örneği) İçi boş bir “hümanizm” vurgusu bu güne kadar hiçbir insan evladının yarasına merhem olmadı. Bunu daha ne kadar deneyecekler, merak ediyorum. Filistin Özgürlük Mücadelesi, mücadelenin aktörleri tarafından “meşru” zemine çekildiği halde, doğası icabı hala devrimci dinamikte ısrar ediyor. Bu, verili durumun bir tezahürü. Maddi dünyanın, Orta Doğu haritasında boyandığı siyasetin rengi böyle. Aslında, bu yazıyı yazıldığı dilde okuyabilenlerin tanıdığı bir durum var ortada. Yani, Filistin özgürlük mücadelesi, fena halde Kürt Gerçekliği’ne benziyor; hem de çok. Renklerle ifade edilen devrimler(!) içi boş birer sürpriz paketi gibi, kurdelelerinden azat olduklarında, ortaya kurbağalar çıktı. Öpüldüler ama prens olamadılar; çünkü o bir masaldı.

 

Eylemsel hegemonya

 

Meşru zemine çekilmiş bütün mücadelelerden Marksistlerin ricat etmesi, büyük bir eylem boşluğu yaratıyor. Bu boşluk, Marksist solun kimi alanlarda eylemsel hegemonyayı liberal-sağ-dinci tayfaya kaptırmasına neden oluyor. İsrail devletinin, bir devletten beklenebileceği gibi, şiddete başvurması ve 9 kişiyi öldürmesi bütün dünyada büyük bir tepkiye sebep oldu. Türkiye’de bu tepki liberal-sağ-dinci tayfanın önderliğinde mecra arıyor. Bunun bir sanallık olduğu aşikarken, meselenin çözümünün, meseleyi çözemeyeceklerin inhisarında bulunması da acınası bir durum olsa gerek. Filistin halkının uğramakta olduğu zulüm, tam da liberal-sağ-dinci politikaların kapitalist alt yapı eşliğinde vücut bulmasının bir sonucuyken, o halkın yine aynı güçlerin insafına terk edilmesi büyük bir trajedidir. Bunun Marksist sol tarafından irdelenmesi gerekiyor. FKÖ’nün Oslo’da masaya oturması, Marksist solun bütün argümanlarını Kenen Eli’nin topraklarına gömmüş olamaz. Hem görülüyor ki sol aradan çekilince mesele bütünüyle içinden çıkılmaz bir hal alıyor.

 

Filistin, FKÖ’nün “illegal”deyken ki halinden daha parlak günler yaşamıyor. Hem öyle görünüyor ki, meşrululuğun açmazına alınmış bir halk, meşru savunma sistemlerinden de edilmiş olunuyor. İsrail devletinin her türlü zulmüne maruz kalan Filistinliler, parmaklarını kıpırdatsalar “terörist” damgası yeme tehdidiyle karşı karşıyalar. Terör, Filistin halkının günlük yaşantısının bir parçası olmuşken, “teröristlik” demoklasin kılıcı gibi tepelerinde sallanıyor. Bu büyük bir haksızlıktır. Ve görülen, meşru zeminde “terörist” olarak kalabilmenin yegane yolu devlet olmaktır. Filistin hareketi ya hızla devlet olmak ya da bir an önce “meşru” zemini terk etmek zorunda... İşte bu, kapitalist dünyanın ulusal hareketleri boğuntuya getirdiği dar boğazdır. Durum, bir tünelin çıkışına mı yoksa girişine mi daha yakın olunduğunun bilinmediği bir durum. Ve ışık bütünüyle çekilmiş görünüyor...

 

Ek (Tavsiye)

 

Aslında, ezici bir oranla sağ yelpazede yer alan Türkiye kamuoyunun, Filistin halkına yardım etmesi için Gazze seferine çıkması gerekmiyor. Eğer bir halkın yarasına merhem olmak istiyorlarsa, kapatsınlar Ankara ve İstanbul şehirlerini, kendi hükümetlerini bu işe zorlasınlar. (Yalnız, İsrail’in, “anlarsınız ya[3]” demesine hazırlıklı olsunlar) Hem İsrail kurşunlarına hedef olmazlar hem de kendi hükümetlerini hizaya getirmiş olurlar; yani bir taşla iki devlet... Bu, bütün ülkelerin aktivistleri için de geçerli bir yöntem olabilir. Buna o ülkelerin hükümetleri ne der? Onların derdi Filistin’e yardım etmek mi? Yoksa Filistin üzerinden İsrail’le başka hesaplarını görüp, içerdeki açmazlarını “hümanizm” sosuna batırarak dünyaya servis mi etmek istiyorlar, böylece rahatlıkla görmüş oluruz.

 

Hasever

2 Haziran 2010




[1]  Hikayesi için Tıklayınız

[2] Gazetelere yansıyan fotoğraflara bakılırsa, “yardımsever”lerin daha ziyade bir şölene hazırlandıkları görülüyor. Öyle olmasa, bebeğini alıp giden annenin durumunu nasıl açıklayabiliriz. Kim kime ne demiş bilemiyorum ama bir anne, bebeğiyle, Filistin’e yardıma gidiyorsa ya bedende benim göremediğim yüce bir ruh deviniyordur ya da orada bir savaşın sürdüğünü göremeyecek kadar durumdan bihaber bir “saflık”la karşı karşıyayız.

[3] İsrail-Türkiye ilişkilerini sadece devletler bağlamında ele almanın eksik kalacağı kanaatindeyim.  Çok benzer politik meselelerle yüz yüze olan bu iki devletin, normalde bir birbirine dokunmaması gerekmez mi? Sanırım bu işin bir de psikolojik analizi lazım. Ne yani, Filistin ve Kürtler söz konusu olduğunda bu devletlerin birbirine söyleyecek sözü var mı ki!

 

Güncelleme

Vatan gazetesinin Faik BULUT ile yaptığı röportaj için tıklayın -Kürdistan-Post-

İkram-Eziyet

Yorumlar yazarlarına aittir. İçeriklerinden biz sorumlu tutulamayız.