Yeni Osmanlıcık politikası ışığında yeni İsrail-Türkiye ilişkileri

Yorum

Tan Demir

 

Modern Devlet, sol lügatte Burjuva Devlet, Amerika ve Fransız Devrimleriyle anılır. Bunun en önemli nedeni, bu devrimlerle Anayasa, Birey ve Kapital çerçevesinde devletlerin kurulmasıdır. O günden sonra devletler varlıklarını halka, kimi evrensel normlara dayandırarak meşrulaştırmaya başlarlar. Bu çağ Osmanlı İmparatorluğunu sarmıştır.  O güne kadar İmparatorluk Şeriat ve Sultan, yani Millet- ve Devşirme Sistemi, ikilemi çerçevesinde yönetilmişti. Ancak yeni dönemle bu ikilemin yetmediğini gören yönetici sınıf farklı arayışlara girdi. Bu arayışlardan biri Osmanlıcılık hareketidir.



Yeni Osmanlıcık politikası ışığında yeni İsrail-Türkiye ilişkileri

 

Modern Devlet, sol lügatte Burjuva Devlet, Amerika ve Fransız Devrimleriyle anılır. Bunun en önemli nedeni, bu devrimlerle Anayasa, Birey ve Kapital çerçevesinde devletlerin kurulmasıdır. O günden sonra devletler varlıklarını halka, kimi evrensel normlara dayandırarak meşrulaştırmaya başlarlar. Bu çağ Osmanlı İmparatorluğunu sarmıştır.  O güne kadar İmparatorluk Şeriat ve Sultan, yani Millet- ve Devşirme Sistemi, ikilemi çerçevesinde yönetilmişti. Ancak yeni dönemle bu ikilemin yetmediğini gören yönetici sınıf farklı arayışlara girdi. Bu arayışlardan biri Osmanlıcılık hareketidir.

 

Yeniçerilerin yok edilişi ve Batının İmparatorluk üzerindeki etkisinin artışı, bir yandan Bab-ı Âli’yi Anayasal Düzene geçişe zorlarken, bir yandan da bu yeni döneme eşlik eden fikirlerin yerelleştirilmesiyle baş başa bırakmıştır. Bu dönem aynı zamanda prekapitalist ilişkileri temsil eden Ayanlar ve azınlık temsilcileriyle, Sultan ve onu temsilen Bab-i Âli’nin tarihsel olarak ilk kez karşı karşıya geldikleri dönemdir. Patrimonial bürokrasi ve henüz şafağında olan Orta Sınıf iki farklı dünya görüşü, iki farklı yaşam istemiyle dünyaya müdahaleye çalışırlar. İkinci Mahmut işte tam da Ayanların Bab-i Âli üzerindeki ilk zaferidir. Artık “raiyet olgu raiyettir[1]” deyimi sadece teorik olarak değil, pratikte de hayattaki anlamını yitirmek üzeredir.

 

1929 Yunanistan’ın Bağımsızlığı ve Sırbistan’ın bağımsızlık mücadelesi, Millet Sistemi’nin çöktüğünün net ispatıydı. Merkezi devlet, 1839 Gülhane Hatt-ı Hümayunu ve 1856 Islahat Fermanı’yla tarihinde ilk kez Ayanların ve azınlık cemaatlerinin, özellikle kapitalizmin anayurdu İngiltere’nin de yardımıyla,  devlet üzerindeki hakimiyetinin kabulü anlamına gelen adımlar atmıştır.

 

Her yönetici tabaka gibi Osmanlı yöneticileri de tabii ki sahip oldukları güç ve olanaklarından isteyerek vazgeçmediler. Osmanlı İmparatorluğu Yöneten-Yönetilen ve Müslüman-Gayrimüslim kategorilerinde düşünüyordu. Bu zihniyet sınıf ilişkilerini yok sayıyor, modern ulus kavramını ise Milliyet Sistemi’nden dolayı dinsel boyutta tanımlıyordu. Oysa kapitalizmle beraber hem sınıf çelişkileri hem de artı değerin pazarlanması çerçevesinde uluslaşma hızlı bir şekilde var olan düşünsel kavramları yerle bir etmişti –fark edenler için.

 

İşte bu yazının asıl konusu olan Osmanlıcılık Hareketi bu tarihsel matriste ortaya çıktı. Osmanlıcılıktan, din, dil, mezhep, sınıf farkı gözetmeksiniz, Osmanlı toprakları üzerinde yaşayan herkesin Osmanlı tebaası olduğu anlayışıdır. Akımın kurucularından sayılan Sadık Rıfat Paşa sosyal devlet anlayışla yönetenlerin işinin, yönetilenlere hizmet olduğunu düşünmüştür. Bunun için de Şeriatın tam uygulanması gerektiğine inanmıştır. Ünlü Mithat Paşa, hayatı boyunca sadece Müslümanlara değil, herkese hizmet için çalışmıştır. Tuna Valiliği döneminde bu anlayışına uygun olarak toplumun bütün katmanlarıyla ortak çalışmaya önem vermiştir ve bu konuda da başarılı olmuştur. Mithat Paşa yerel meclislerde gayrimüslimlerin de temsilini zorunlu kılmış ve yerel dilde haber yapan vilayet gazetesi yayınlanmıştır. Mithat Paşa’ya göre paternalist Padişah’ın işi bütün zümreleri hoşnut etmektir. Bu anlamıyla da yüzyıllar süren “millet-i hakime” fikrinden vazgeçilmiş ve laik bir anlayış savunulmaya başlanmış. Adalette (Nizamiye Mahkemeleri), Politikada (1867 Vilayet Nizamnamesi) ve Eğitimde (Islahhane, Maarif-i Umumiye Nizamnamesi ve Mekteb-i Sultani) ciddi reformlara gidilmiştir. Hedef Osmancılık fikri etrafında Müslim ve Gayrimüslim Osmanlı tebaasının Saltanat denkleminde özellikle de yaşanılan mekanın öne çıktığı bir tip federal devlet anlayışı geliştirmekti.

 

Milliyetçilik akımlarının önlenemeyince Osmanlıcılık fikri özellikle Şinasi ve Namık Kemal tarafından yeniden oluşturulmaya başlandı. Yeni Osmanlıcılık olarak tanınan bu akım Osmanlıcılıktan farklı olarak Hürriyet ve Vatan kavramlarını öne çıkardı.  Namık Kemal Hürriyet gazetesini işte tam da bu fikri yaymak için kurdu. Namık Kemal Millet Sistemi’nin tersine Osmanlı İmparatorluğunda yaşayan bütün etnik ve dinsel kimliklerin yan-yana değil de iç-içe  yaşadığı bir “Bütün”ü, deyim yerindeyse bir “Tam”ı savunuyordu. Bu Tam, Hürriyet, Adalet ve Eşiklik temelinde iç-içe geçecekti. Bu akım kısa bir süre için de olsa, 1876 Kanun-i Esasiye’yle (1. Meşrutiyet) iktidarı ele geçirmiştir. Namık Kemal‘in “heyet-i ictimaiyye-i medeniye”[2] Abdülhamit’in iktidara gelmesiyle son bulmuştur.  Kemal, ölümünden kısa süre önce, artık toplumsal uygarlığı Fransız Devrimi’nin ilkelerinde değil de, İslam Kardeşliği’nde aramaya başlamıştı.

 

Bu fikir Dr. Abdullah Cevdet tarafından da savunuldu. Kürt olan Cevdet, herhangi etnik bir kimliğin üstün tutulmasına karşı çıkmış ve bunun yerine Osmanlı kimliğine vurgu yapmıştır. Yine Prens Sabahaddin “Umûn Osmânlı Vatandaşı” fikrini savunmuştur. Ona göre Osmanlı Devleti Türk’e, Kürt’e, Sırp’a,  Boşnak’a Arap’a değil de Osmanlılara aittir.

 

Ahrar Fırkrası,  Osmanlı Demokrat Fırkrası, Mutedil Hürriyetperveran Fırkrası Yeni Osmanlıcılık fikrinin taşıyıcılarıydılar. Ancak azınlık olmalarına rağmen Jön Türkler’in iktidarı ele geçirmesiyle Osmancılık akımı yerine Türkçülük geçti.  Jön Türk Devrimi Orta Sınıf’ın, yani Ayanların, Kapitalin yenilgisi,  buna karşın Asker ve Bürokrasi kökenli Zor‘un iktidara gelişini temsil eder. Kapital, askeri-bürokratik Zora yenilmiştir. Bu yenilgi Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşunda ve askeri darbelerde yeniden toplumun hafızasına kaydedilmiştir. Devlet yöneticilerinin kendilerini toplumun bütün katmanlarına karşı aynı mesafede durma ideolojisi bakımından Sultan gibi hissetmelerinin bir nedeni de burada aramak lazım.

 

Sınıfsız toplum ideolojisinin bayağılığı karşısında, Ayanlar, her zaman sınıflı bir toplumu ve bu topluma uyan hukuki, ekonomik ve etik taleplerle politik sahneye çıkmışlardır. Ancak yenilgileri derindi. Bu yenilgi Anadolu Kaplanlarının iktidara gelme teşebbüslerine kadar sineye çekilmiştir. Erdoğan Hükümeti’nin iç politikadaki kimi açılımları ve diş politikadaki Yeni Osmanlıcılık bu yeni dönemin ilk doğum sancılarıdır.

 

İşte tam da bu dönemde İsrail-Türkiye ilişkileri kritik bir dönemeci temsil ediyor. İsrail-Türkiye ilişkileri bütün medyasal krizlere rağmen olduğu gibi devam ediyor. Bu ilişkinin devam etmediğine yönelik en küçük bir belge veya adım atılmış değil. İki devlet arasındaki bütün anlaşmalar hala geçerli. İsrail-Türkiye ilişkileri nesnel düzeyde Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarı döneminde belki de gelişmiştir bile. Çünkü bunun tersini belgeleyen hiç bir kanıt yok elimizde.

 

Avrupa Birliği’nin  (EU)  motor gücü olan Almanya ve Fransa’nın Türkiye hakkındaki resmi tavırları, özel bir statü (privilegierte Partnerschaft) sunmanın ötesine geçmiyor. Amerika Başkanı Obama Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne tam üyelik projesini destekliyor. İsrail‘in Orta Doğu’da, Türkiye’nin dışında dünya politikasında etkin olabilecek hiç bir dost gücü yok. İsrail’in şu andaki  işgal politikasını daha da uzatma şansı ancak bir barış süresine girmesiyle mümkün. Barış ise iki düşman veya kavgalı arasında bir dostun yardımıyla olabilecek bir şey. Günlük yaşamda bile bu iş böyle. Dostluk ise ne günlük yasamda ne de  Uluslararası İlişkilerde sadece para ve zorla olmuyor. Amerika Birleşik Devletleri bir değil üçüncü Obama’yı da iktidara getirse, bir değil onlarca Kahire konuşmaları da yapsa, İslam dünyasının güvenini kazanması zor. Buna karşın, hem tarihsel, dinsel hem de coğrafi ve güç olarak Türkiye Avrupai güçlerle İslam dünyası arasında köprü, arabuluculuk rolü üstlenebilir.

 

Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönem dış politikası Büyük Güçler arasındaki çelişkilerden yararlanmaya çalışmaktı. Türkiye’nin dış politikada hayata geçirmeye çalıştığı Yeni Osmancılık işte tam da  yeni duruma uyarlanmış bu eski proje. Bu proje çerçevesinde Ermenistan, Yunanistan, Rusya, Iran, Suriye vs. anlaşmalar yapıldı, yapılıyor. Bütün bu anlaşmaların hedefi sorunsuz komşuluk ilişkileri olarak sunuldu. Oysa Türkiye şimdiye kadar bütün bu ülkelerle şu ve bu düzeyde sorunlu ilişkiler sürdürüyordu. Buna karşın İsrail Türkiye’nin iyi bir dostuydu. Bu ilişkilerin şu anda tam tersi haline gelmesi kabadayılıkla, öfkeyle, dinle açıklanamaz. Uluslararası İlişkiler çıkar ilişkileridir, dolayısıyla sorulması gereken soru, Türkiye’nin Filistin’e yardım etmesindeki çıkarı nedir? 

 

Türkiye şu anda son derece kritik bir süreçten geçiyor. Bu süreç ne kadar hızlı bir devlet politikası olarak anlaşılsa, o kadar hızlı Türkiye’nin ve Başbakan Erdoğan’ın kimi çıkışları anlaşılır.

 

Tan Demir

9 Haziran 2010 

 


 

[1]Yönetilen yönetemez.

[2]Toplumsal Uygarlık

Yeni Osmanlıcık politikası ışığında yeni İsrail-Türkiye ilişkileri

Yorumlar yazarlarına aittir. İçeriklerinden biz sorumlu tutulamayız.


  1. Tan Demir *  yazdı Tarih: 12.06.2010 11:49
    Sevgili Dostum,

    Elestirinin iki farkli yönü var: 1. Ayanlarla-Anadolu Kaplanlari arasindaki baglanti aciklanmamis. Bunu, bu hakli elestirinden sonra, ilerki bir yazida aciklamaya calisacam. Bu baglanti önemli.

    2. Zor-Kapital, Sermaya-Kapital vs. farkliliklari aciklanmamis. Bu farkliliklari tabii ki aciklamaya calismak gerekiyor. Bunlarin ayni seyler olmadigida belli.Cogu zaman bu farkliliklardan olusan alan, Demokrasinin gelistigi alanlardir. Kisaca, askeri-bürokratik Zor`la- sermaye Zor`u arasinda ciddi farkliliklar var. Ben bu farkliliklari iyi-kötü, dinci-laik, batili-dogulu vs. kategorilerinde degilde, klasik Demokrasilere yakinlik-uzaklik kategoriline yerlestirmeye calistim. Bu daha iyi bir yöntem.

    Ancak, bunlar yazinin, daha dogrusu benim eksikliklerim.

    Aciklamaya calistigim konu Israil-Türkiye iliskileride bu anlamda derinlikli cözümlenmemis olmasi. Ancak, bu yazi tartisilan "Dinciler mi yoksa Solcular ma Filistin Halkiyla gercek bir dayanisma icerisinde" leri acti. Bu bence iyi bir gelisme.

    Övgün ve elestirin icin cok tesekkür ediyorum.

    Tan Demir
  2. del-i *  yazdı Tarih: 11.06.2010 15:05
    öncelikle farkli kelimeler kullanarak ayni cümleleri yazan ve konunun özündeki derin iliskileri ve baglantilari yakaliyamiyan (sinifsal konuslanislari bakimindan göremiyecekleri yada görmek istemeyecekleri icin) tonca yazi varken,(jeostratejist ve ortadogu uzmani olarak kendini köse baslarina pazarlayan bunca köse ve makale kapmacanin icinde)gündemide yakindan takip eden biri olarak ezber dogru olarak yansitilanlarin arkasindaki siradisi baglantinin isigini gösterdigi icin yaziyi yazan arkadasa gercekten tesekür etmek istiyorum.bir kac konuyu; yardimci olmak,daha iyi anlamak ve sanirim kücükte olsa bir polimik baslatmak icin kullanacagim..yazida gecen birkac kavrami biraz daha acarsak en azindan anlam bilgisi ve siyaset bilgisi acisindan iyi olacagini düsünüyorum..
    Patrimonial:wikipedia anlami-bütün gücün dogrudan liderden geldigi devlet bicimi cesididir.
    siyasi-Max Weber in gelistirdigi bir tanimdir.weber geleneksel devletleri patrimonial monarşi olarak tarif etmiş ve Osmanlı Devletini de bu çerçevede değerlendirmiştir. Patrimonial devlette anayasa hakimiyeti değil kişisel ve otoriteyle yakinlik ilişkileri ön plandadır.
    paternalist --wiki-fransizcadan gelen kelime baba mirasi anlamindadir.
    siyasi-devlet baba tanimi sanirim yeterli olacaktir,iliskiler ev iliskisi ve baba -devlet evlat-halki tarindadir.
    yazida bir köprü kurulmus ne yazikki biraz damdan düser gibi ayanlardan kaplanlara kadar uzanan,cok hos ve özgün bir köprü ama ne yazik ki köprünün ayaklari epey eksik ve havada kalmis,önyargili olmadan bu yer sinirindan kaynakli olabilecegini düsünüyorum,aradaki 150 yil ne yazikki yok sayilmis hizli bir baglanti olmasi acisindan ve bu baglantiyi eger bilimsel bir konumda tez olarak ele alirsak argümanlari epey eksik daha ziyade söylemsel yada tahmini olarak birakilmis,ama sanirim yazi dizisi olma sansi olsa yada birebir sohbette giderilebilecek bir durum olmasina ragmen yazida biraz acilmaliydi.ama ikinci bir ihtimal ki korkabilecegim ve yazida bir iki satir baslarinda rastladigim emperyalist iliskileri ve iktidar iliskilerini es gecen yada ona farkli anlamlar yükleyen yada birbirinden ayirabilecek gibi sunma noktasi ise isin polemik ve ideolojik kismi örnek;

    "Jön Türk Devrimi Orta Sınıf’ın, yani Ayanların, Kapitalin yenilgisi, buna karşın Asker ve Bürokrasi kökenli Zor‘un iktidara gelişini temsil eder. Kapital, askeri-bürokratik Zora yenilmiştir."
    bu cimbizliyarak almadigim,yazinin genelinde bulunan ayni kalan bir tespit.buradaki sorun kapitalin--ben özellikle sermaye kavramini tercih ediyorum ve dogru buluyorum-sermayenin yeniliyor,ve asker ve bürokrasi iktidari aliyor.bunun adida zordur.ücleme icinde bir soru acarsak bir-askeri bürokratik kesim baska bir sermayeyi temsil etmiyorlar mi?egemenlik ve güc iliskilerinin arkasinda yalniz ihtiras ve yänetmemi var.t.c devleti kurulusu ve gelisimi sürecleri icerisinde yönetimde hep askerler gözüküyor diye sermaye iliskileri ve sermaye gözardimi edilecek,komprodor ve milli burjuvazisi görmezlikten mi gelecek.özünde sermaye iliskileri vardir. ikinci soru -ayanlara dayali sermaye bir zoru icermiyor mu?zoru sömürüyü icermiyen bir sermaye var mi?tabii ki burada sanayi devrimi sirasindaki burjuvaziyi marksin ilerici ve devrimci görmesi,bunada ilericilik atfetmesi -bu positivizt bakis acisinin,üretim iliskileri ve güclerinin-kendi cagi ve sartlari icinde degerlendirilmelisi gerekir ama ben su anda tümü gören biri olarak sermayenin hicbir dönem ilerici ve devrimci olmadigina inaniyorum.bunu yalniz ekonomik degil insan,cevre,sosyal iliskiler olarak ele alirsam.ücüncü ise sermayenin yenilmesi degil el degistirmesi yada arti-k degerin paylasimi olayi degilmidir?kapitalizm icinde ve kapitalistler arasindaki mücadelede sermayenin yenilmesi degil el degistirmesi söz konusu olabilir,ama sermayedarin yenilgisi yada rekabet ve güc iliskileri dolayimiyla devre disi kalip mülksüzlestirilmesi olabilir sanirim.
    arkadasin son belirlemesi yazinin bosluklarini doldurmasi anlaminda önemli,devamini ve baglantilari ikinci yazi