Kurumuş Dere Yatağı / Şef Seattle'ın Mektubu
Kurumuş dere yatakları, Anadolu platosuna atılmış bıçak darbeleri gibidir; dilim dilim keserler bozkırı. Derelerin suyu son damlasına kadar çekilmiş, çakıl taşları güneşin yanığında kararmış ve bir masal ülkesi bereketi küçücük, yassı, düz taşlara gömülmüştür. Hüznün her tonuna vakıftır buralar. Yalnızlığın, sıcağın, soğuğun ve perişanlığın fotoğraflarıdırlar. Dağların ve tepelerin kurumuş göz yaşlarının izlerini taşırlar. Bir yalnızlık nasıl yaşanır, bir sessizlik nasıl anlatılır, her türlü canlının; kuşun kurdun göçü nasıl yansır bir coğrafyaya diye merak ediyorsanız, gidin görün o derelerden birini.
Kurumuş Dere Yatağı
Kurumuş dere yatakları, Anadolu platosuna atılmış bıçak darbeleri gibidir; dilim dilim keserler bozkırı. Derelerin suyu son damlasına kadar çekilmiş, çakıl taşları güneşin yanığında kararmış ve bir masal ülkesi bereketi küçücük, yassı, düz taşlara gömülmüştür. Hüznün her tonuna vakıftır buralar. Yalnızlığın, sıcağın, soğuğun ve perişanlığın fotoğraflarıdırlar. Dağların ve tepelerin kurumuş göz yaşlarının izlerini taşırlar. Bir yalnızlık nasıl yaşanır, bir sessizlik nasıl anlatılır, her türlü canlının; kuşun kurdun göçü nasıl yansır bir coğrafyaya diye merak ediyorsanız, gidin görün o derelerden birini.
Bu yazı, yazı rahmime, Rize’den çekilmiş bir “kurumuş dere yatağı” fotoğrafını gördüğümde düştü. Haber, inşaat halindeki bir HES (Hidroelektrik Santral)’in, su tutuş denemesinden ötürü kurumuş dere yatağını konu ediyordu. Nasıl yazsam, nasıl ifade etsem iç sızımı! Sanki kurumuş dere yatağı azmış gibi memleketimde, bir de biz çekiyoruz ya o toprağın suyunu canından, içime taşıyorum. Bir insanın damarlarından kanını çekmek neyse, bir derenin suyunu kurutmak da o değil midir. Rize’ye hiç gitmedim, o coğrafyayla tek gönül bağım, sevgili Kazım Koyuncu’dan ibaret. Ama sanki çocukluğumun, o ambar sıcağına mahkum, gün altında bunalan dere yatakları geldi durdu karşımda. Suyu olanın anlayacağı hal değil bu. Susuzluk çünkü, içinde kelime yeşertmeyen bir cümledir. Doğanın kuruttuğuna isyan ederken, insanın kuruttuğuna neyle karşı koymalı. Hem kim ve ne hakla; o taşlardan, kuşlardan, balıklardan, ağaçlardan ve kurbağalardan olur almadan kurutur ki bir dereyi. İnsanın, kendisini her şeyin üstünde ve her şeyi nefsi için görmesi hangi lanet efsanenin ürünüdür. Bütün kitaplar, kutsalı ve kutsal olmayanı, her şey insan için der ya, sinirden tel tel oluyorum. Bu insan denen mahlukat bu kadar mı bencil ve bu kadar bencilse hangi doğal mantıkla ve nasıl bağladı bu kadar canlıyı kendine.
Çocukluğuma işlemiş susuzluktan olsa gerek, düş kurmaya su bulmayla başlarım. Su olmadan düş kurulmaz ki! Öyle değil mi? Su olmadan şehir, su olmadan şair olmaz; tarih olmaz. Bunu nasıl bilemezler. Bu cehalete kimin ne hakkı var! Suyu çekilmiş topraklara hangi enerjiyi ne halt üretmeye getirecekler. Ve o enerji, suyundan olmuş bunca canlının hangi derdine deva olacak. Ve o insan, o elektriği, bütününden koptuktan sonra neresini rahatlatmada kullanacak!
Haber, su tekrar dereye salındığında, bütün köylüler seyre geldiler, diye devam etmiş. Bütün köylüler, benim köylülerim, ki, kırk bin yıllık deryanın yanında durur da yüzmesini bilmezler. Benim insanım, ki, döner ırmağa sırtını, kurumuş ruhuna aldırış etmeden, kuru kuruya ekmek zeytin yer. Derenin kenarına suyu seyre gelmişler. Ve ben, vuslatın hikmetinden kelime çekmeye çalışıyorum; kuyu derin, ben acemi...
Abartısı yok, o coğrafyanın Türk’ü de Kürt’ü de Laz’ı da su akarken geçip karşısında bakadurur. Uzaktan bakıldığında birbirlerine benzemelerinin bir sebebi de budur zaten. Şimdi, bir derenin canı alınınca, Rizeliler anlamışlar, onun, belki de kendilerinden evvel oraya ait olduğunu. Bir kaderci olsam bu da bir şey derdim, ama bildiklerim, kaderin kederine sığınmama izin vermiyor benim.
Bu sızıyı, büyük şehirlerin büyük binalarında plan yapan mühendisler duyar mı. Hayır! Bu sızıyı, büyük binaların, yumuşak koltuklarında oturan cüce ruhlu bürokratlar duyar mı. Hayır! Nasıl bir hayattır ki bu, gençliğimizi yaşamak için çocukluğumuzu, ihtiyarlığımızı yaşamak için gençliğimizi kurban etmemizi istiyor bizden. Bir de dönüp, bu hayatın sanatı niye yapılamıyor diyorum; objesi kalmamış hayatın sanatı mı olur!
Adına gelişmişlik, modernite denen bir belanın uğruna; çok uzak metropollerde kodlanmış planlara kurban oluyor hayatlarımız. Burjuva iktisat kitaplarında neyin ruhu var ki derenin de bir kıymeti olsun. O dereler ki harita üzerinde birer mavi iptirler. Ve mavinin iştah açıcılığında hesap yapan enerji lobileri için ne anlamı var ki o habitatın. Kimin ömrü kime kurban kime ne. Hesapsız tüketime, dizginsiz kar hırsına yatırıyorlar ruhlarımızı; anılarımız, hafızalarımız ve cisimlerinde cisimleşmiş sevdalarımız birer ekonomik girdi şimdi. Geriye ne mi kalıyor? Sadece gövdenden müteşekkil insanlar. Ve yazar, o kötürümün kitabını yazsa ne yazmasa ne...
Zürich, 7 Temmuz 2010
e-hayalet.net sitesinde yayınladığım Kurumuş Dere Yatağı'na gelen yorum-katkıyı buraya da almak istedim. Mektup, Kızılderililerden toprak satın almak isteyen "herhangi bir" ABD başkanına cevaben kaleme alınmıştır. Katkıyı sunan Erdem'e teşekkürlerimle...
ŞEF SEATTLE’IN MEKTUBU:
Yüzyıllardır halkımın üzerine merhamet gözyaşları döken şu sonsuz gökyüzü bir gün değişebilir. Bugün açık gözüken gökyüzü yarın bulutlarla kaplanabilir. Sözlerim, asla yer değiştirmeyen yıldızlar gibidir. Şef Seattle her ne söylerse, Washington’daki büyük Şef ona, güneşin ya da mevsimlerin dönüşüne inandığı ölçüde inanabilir...
Washington’daki büyük Şef bize dostluk ve iyilik dilekleriyle birlikte bizden topraklarımızı satın almak istediğini bildirmiş. Onun, bizim arkadaşlığımıza çok fazla ihtiyacı olmadığını biliyoruz. Merak ediyoruz ki; gökyüzünü ve toprağın sıcaklığını nasıl satın alabilir ya da satabilirsiniz?
Bu toprakların her parçası halkım için kutsaldır. Çam ağaçlarının parıldayan iğneleri, vızıldayan böcekler, beyaz kumsallı sahiller, karanlık ormanlar ve sabahları çayırları örten buğu; halkımın anılarının ve geçirdiği yüzlerce yıllık deneylerin bir parçasıdır.
Ormandaki ağaçların damarlarında dolaşan su, atalarımızın anılarını taşır; biz buna inanırız. Beyazlar için durum böyle değildir. Bir beyaz, öldükten sonra yıldızlar alemine göç ettiği zaman, doğduğu toprakları unutur. Bizim ölülerimiz ise bu toprakları unutmaz. Çünkü Kızılderili, gerçek anasının toprak olduğuna inanır.
Washington’daki Büyük Beyaz Reis bizden toprak almak istediğini yazıyor.
Bu bizim için büyük bir fedakarlık olur. Büyük Beyaz Reis, bize rahat yaşayacağımız bir yerin ayrılacağını, bize babalık edeceğini, biz Kızılderililerin ise onun çocukları olacağımızı söylüyor. Bu önerinizi düşüneceğiz. Ama yine de bunun kolay olmayacağını itiraf ederim.
Çünkü bu topraklar bizim için kutsaldır. Nehirlerin ve ırmakların suyu, bizim için sadece akıp giden su değildir; atalarımızın kanıdır aynı zamanda. Bu toprakları size satarsak, bu suların ve toprakların kutsal olduğunu çocuklarınıza öğretmeniz gerekecek. Biz nehirleri ve ırmakları kardeşimiz gibi severiz. Siz de aynı sevgiyi gösterebilecek misiniz kardeşlerimize?
Biliyorum, beyaz adam bizim gibi düşünmez. Beyazlar için bir parça toprağın diğerinden farkı yoktur. Beyaz adam topraktan istediğini almaya bakar ve sonra yoluna devam eder. Çünkü toprak beyaz adamın dostu değil, düşmanıdır. Beyaz adam topraktan istediğini alınca başka serüvenlere atılır..
Beyaz adam annesi olan toprağa ve kardeşi olan gökyüzüne, alıp satılacak, işlenecek, yağmalanacak bir şey gözüyle bakar. Onun bu ihtirasıdır ki, toprakları çölleştirecek ve her şeyi yiyip bitirecektir.
Beyaz adamın kurduğu kentleri de anlayamayız biz Kızılderililer. Bu kentlerde huzur ve barış yoktur. Beyaz adamın kurduğu kentlerde, bir çiçeğin taç yapraklarının açarken çıkardığı tatlı sesler, bir kelebeğin kanat çırpışları duyulmaz.
Belki bir vahşi olduğum için anlayamıyorum ama, benim ve halkım için önemli olan şeyler oldukça başka. İnsan bir su birikintisinin etrafına toplanmış kurbağaların, ağaçlardaki kuşların ve doğanın seslerini duymadıkça, yaşamın ne değeri olur?
Bir Kızılderili’yim ve anlamıyorum. Biz Kızılderililer, bir su birikintisinin yüzünü yalayan rüzgarın sesini ve kokusunu severiz. Çam ormanının kokusunu taşıyan ve yağmurlarla yıkanıp temizlenmiş meltemleri severiz.
Hava önemlidir bizim için. Ağaçlar, hayvanlar ve insanlar aynı havayı koklar.
Beyaz adam için bunun da önemi yoktur. Ancak size bu toprakları satacak olursak, havanın temizliğine önem vermeyi de öğrenmeniz gerekir.
Çocuklarınıza havanın kutsal olduğunu öğretmeniz gerekir. Hem nasıl kutsal olmasın ki hava? Atalarımız doğdukları gün ilk nefeslerini onun sayesinde almışlardır. Ölmeden önce son nefeslerini de gene bu havadan almazlar mı? Toprak satmamız için yaptığınız öneriyi inceleyeceğiz. Eğer önerinizi kabul edecek olursak, bizim de bir koşulumuz var;
Beyaz adam bu topraklar üzerinde yaşayan bütün canlılara saygı göstersin.
Ben bir vahşiyim ve başka türlü düşünemiyorum. Yaylalarda cesetleri kokan binlerce buffala gördüm. Beyaz adam trenle geçerken vurup öldürüyor bu hayvanları sadece eğlenmek için. Dumanlar püskürten bu demir atın bir buffalodan daha değerli olduğuna aklım ermiyor.
Biz sadece yaşayabilmek için avlardık buffaloları. Bütün hayvanları öldürecek olursanız nasıl yaşayabilirsiniz? Canlıların yok edildiği bir dünyada insan ruhu yalnızlık duygusundan ölür gibi geliyor bize. Unutmayın, bugün diğer canlıların başına gelen yarın insanın başına gelir. Çünkü bütün hepsinin arasında bir bağ vardır.
Şu gerçeği iyi biliyoruz: Toprak insana değil, insan toprağa aittir. Ve bu dünyadaki her şey, bir ailenin fertlerini birbirine bağlayan kan gibi, ortaktır ve birbirine bağlıdır. Bu nedenle de dünyanın başına gelen her felaket insanoğlunun da başına gelmiş sayılır.
Bildiğimiz bir gerçek daha var; Sizin Tanrınız bizimkinden başka bir Tanrı değil. Aynı Tanrının yaratıklarıyız. Beyaz adam bir gün bu gerçeği de anlayacak ve kardeş olduğumuzu fark edecektir. Siz Tanrınızın başka olduğunu düşünmekte serbestsiniz.
Ama hepimizi yaratan Tanrı için Kızılderili ile beyazın farkı yoktur. Ve Kızılderililer gibi Tanrı da toprağa değer verir. Bu toprağa saygısızlık, Tanrının kendisine saygısızlıktır. Beyaz adamı bu topraklara getiren ve Kızılderili’yi boyunduruk altına alma gücünü veren Tanrının adaletini anlayamıyoruz.
Tıpkı buffaloların öldürülüşü, ormanların yakılışı, toprağın kirletilişini anlamadığımız gibi. Bir gün bakacaksınız gökteki kartallar, dağları örten ormanlar yok olmuş, yabani atlar ehlileştirilmiş ve her yer insanoğlunun kokusuyla dolmuş. İşte o gün insanoğlu için yaşamın sonu ve varlığını devam ettirebilme mücadelesinin başlangıcı olacak.
Gündüz ve gece bir arada olamaz. Kızılderililer her zaman beyazlardan tıpkı sabah sislerinin güneşten kaçtığı gibi kaçmışlardır. Bütün bunlara rağmen, teklifinizi tartışacağız. Ve umuyorum ki, halkım bunu kabul edecek ve Büyük Beyaz Şefin vaat ettiği üzere beraber barış içinde yaşayacağız.
Böylece Ay birkaç kez daha doğacak, bir kaç kış daha geçecek. Bu geniş topraklara yerleşmiş ve mutluluk içinde yaşamış olan neslimiz, daha önce bizden daha güçlü ve daha umut dolu yaşamış insanlarımızın mezarları başında yas tutacaklar. Ama, niye insanlarımın kaderi için yas tutayım ki ?
Tıpkı deniz dalgaları gibi kabileler kabileleri, uluslar ulusları takip ediyor. Bu doğanın düzenidir ve teessüf gerekmez. Yok oluşumuz çok uzak olabilir ama kesinlikle bir gün gerçekleşecek; Son Kızılderili yok olup, kabilemin hatıraları beyazlar için bir tarih olduğunda, bu kıyılar kabilemin görünmez cesetleriyle kaynaşacak.
Çocuklarınızın çocukları kendilerini bir dükkanda, bir yolda, boş bir yerde yalnız olarak düşündüğünde aslında yalnız olmayacaklar. Dünyanın hiçbir yerinde tamamen ıssız bir yer yoktur.
Geceleri, şehir ve kasabalarınızın caddeleri boşalmış gibi görünse de, aslında, bir zamanlar oralarda yaşamış ve bu güzel toprakları gerçekten seven ruhlarla dolu olacaktır. Beyaz adam asla yalnız kalamayacaktır. Beyaz adamın, benim insanlarıma saygı göstermesini sağlamalısınız, çünkü; ölüler güçsüz değildir.
Ölüm mü dedim! Ölüm diye bir şey yoktur ki, sadece dünya değiştirir insan…
Şef Seattle, 1854





