Komünistler İçin Spinoza Neye İyi Gelir? Ya Da Molar ve Minör Politika
Önder KURT

"Ne Yapmalı?" daha başlığında hitap ettiği kitlenin zihinsel yönelimi hakkında net bir ipucu vermekle kalmaz, herkesin bildiği bariz teşhisin ortaya koyduğu sorunun çözümüne yönelik akıl yürütmenin günümüze kadar gelen yöntemine dair de standartları da belirler; konumuz açısından detaya girmeye gerek yok, ama genel olarak bu standartların Savaş "Sanatı"nın teorisine yönelik standartlar olduğunu söyleyebiliriz. Bu açıdan Lenin, Savaş Sanatı teorisyenleriyle, Clausewitz ve SunTzu ile aynı okul içinde yer alır: düşünmenin ana ekseni "biz" ve "onlar" ayrımı üzerine kuruludur.
Komünistler İçin Spinoza Neye İyi Gelir? Ya Da Molar ve Minör Politika
Politika teorisine yönelik bir metinin nasıl olması gerektiğinin arketipi Lenin'in "Ne Yapmalı?" adlı eseridir. Sol düşüncede, yüzyılı aşkın süredir baskın olan popüler zihniyetin yapılanması hakkında bir fikir edinebilmek için, söz konusu eserin başlığı bile tek başına çok şey anlatıyor; bir kere böyle bir başlık, sorunu tanımlama, yani teşhis aşamasının geçildiği ön kabulünü ima eder: Sorun belli de, çözmek için "Ne Yapmalı?"
"Ne Yapmalı?" daha başlığında hitap ettiği kitlenin zihinsel yönelimi hakkında net bir ipucu vermekle kalmaz, herkesin bildiği bariz teşhisin ortaya koyduğu sorunun çözümüne yönelik akıl yürütmenin günümüze kadar gelen yöntemine dair de standartları da belirler; konumuz açısından detaya girmeye gerek yok, ama genel olarak bu standartların Savaş "Sanatı"nın teorisine yönelik standartlar olduğunu söyleyebiliriz. Bu açıdan Lenin, Savaş Sanatı teorisyenleriyle, Clausewitz ve SunTzu ile aynı okul içinde yer alır: düşünmenin ana ekseni "biz" ve "onlar" ayrımı üzerine kuruludur. Bu açıdan teori, savaş meydanında düşmanın ve kendimizin güçlerini mühendislik analizlerine tabi tutup, elde bulunan "güç" ile orantılı, kısa vadeli taktik ve uzun vadeli strateji geliştirmekle sınırlıdır.
Devam etmeden önce belirtelim; Lenin'in de dahil olduğu "savaş sanatı" teorisini dışlamak değildir derdimiz. Savaşlar olmaya devam edeceğine göre, ve sınıf mücadelesi de deklare edilmeden yürütülen bir tür savaş olduğuna göre Lenin'in eserleri komünistlerin önemli kaynağı olmayı sürdürecektir. Dolayısıyla derdim, bir "ya o ya bu" indirgemeci mantığıyla, egemen komünist akıl yürütme tarzına karşı diğer alternatiflerin avukatlığını yapmak değildir. "Ya o, ya bu" değil "Hem o, hem bu" diyorum. Lenin'in ideal temsilcisi olduğu klasik komünist düşünsel yöntem ile Spinoza ve Nietzcshe, Deleuze, Negri gibi çıraklarının şimdi kendimce açıklamaya çalışacağım yöntemleri, dışsal/antagonistik değil, birbirlerini tamamlayıcı bir ilişki içindedir, basitçe analize tabi tuttukları alanlar farklıdır.
Ele alacağım Spinoza ve ondan esinli düşünce okulundan Deleuze'ün "Molar" ve "Minör" ayrımını yardıma çağırabiliriz bu noktada; Lenin ve bütün bir komunist düşünce "Molar" düzeyde yer alır, Spinoza ve çırakları ise "minör". İndirgemeci bir metaforla -bütün metaforlar biraz indirgemeci değil midir?- sınıf mücadelesi iki büyük ordunun bir meydan muharebesi ise, Lenin o muharebenin başkomutanı olarak "kurulmuş" bir ordunun komuta edilmesinin teorisini yapar; Spinoza ve şürekası ise o orduyu "kurmanın" teorisini; bir anlamda onlar askerlik şubesi gibi çalışır.
Şimdi bu "Molar" ve "Minör" ayrımını ele alalım;
"Molar" Politika ve "Minör" Politika: Hangisine İhtiyacımız Var?
Bir kere "ya o ya bu" mantığından artık kendimizi kurtarıp, "İkisine de" diye cevap vermemiz gerekir, zira bunlar birbirine alternatif süreçler değil, mücadelenin hem ardışık hem eşzamanlı olabilen farklı düzlemleridir. Konuyu açmak için bir kaç örnek verelim; Birkaç yıl önce berbat, son derece klişe temalarla örülü bir "bilimkurgu" filmi seyretmiştim; "The Core"/"Çekirdek". Film insanların ve hayvanların, ortada hiçbir belirgin neden olmadan sapır sapır düşüp ölmeleriyle başlar. Dünyanın manyetik alanı bozulmuştur, canlılar o yüzden ölüyordur. Bir grup seksi bilim adamı özel yapım bir araçla arzın merkezine inip, bizim oto sanayi ustaları gibi dünyanın çekirdeğindeki arızayı giderirler ve dünya normale döner. Eğer bu filmin temasını zorlama bir alegori ile sınıf savaşımına uyarlarsak, dünyanın elektro manyetik alanını sınıf savaşımına benzetebiliriz. İşte Lenin ve onun "Molar" politik yöntemi, Dünyanın "elektro-manyetik alanı"/sınıf savaşımı" çalışması gerektiği gibi çalıştığı zamanlarda uygulanabilecek bir yöntemdir. Elektro-manyetik alan bozulduğunda, yukarıda sınıf savaşına bilindiği şekliyle devam edebilmek için birilerinin önce arzın merkezine inip çekirdeği tamir etmeleri ve "molar" güçler dinamiğini "normale" döndürmeleri gerekir.
İşte Spinoza ve şürekası, arzın merkezine inip molar güçleri normale döndüren "minör" politik tamircilerdir. Bugün, yerçekimi ya da elektromanyetizm gibi molar bir güç olan sınıfsal
Yine bilimden bir örnekle devam edelim; Yerçekimi de tıpkı elektormanyetizim gibi doğanın temel güçlerinden biridir. Peki yerçekimini oluşturan nedir? Tamam biliyoruz ki, uzayda herhangi bir kütleye sahip olan iki cisim birbirini çeker, ama neyi kullanarak çeker? Uzayda değil de dünyada olduğumuzda, bir başka cismi kendimize çekmek istediğimizde bir başka üçüncü cisme gerek duyarız, bir ip, bir çengel vs gibi..Ama arada hiçbir aracı olmadan iki cismin birbirini çekmesi, fani havsalalarımıza sığmıyor, bir büyü gibi geliyor.
Fiziğin standart parçacık modeline göre, yerçekiminin işlemesini sağlayanın "graviton" adı verilen bir parçacık olduğu tahmin ediliyor. Henüz bir graviton yakalanabilmiş değil. Yeryüzünde kaldığımız sürece, işimizi görmek, yerçekimini yenen uçaklar inşa etmek, yüksekten atlarken paraşüt kullanmak vs için Newton fiziği bize yeter; graviton'ların gizemini çözmeye gerek duymayız. Yüksek bir binanın çatısından kendimi aşağı bırakırsam yerçekiminden dolayı yere çakılacağımı bilirim; bu kadarcık bir pratik bir bilgi de yaşamımı sürdürmek için bana yeter. Peki, ya yerçekimi de birgün bir anda çekmeye son verirse? İşte o zaman graviton'ların nasıl çalıştığını da bilmemiz gerekmez mi? Fiziksel evrende durduk yerde yerçekiminin işleyişine son vermesi olasılık dahilinde değil; ancak toplumsal evrende, yerçekimine tekabül eden molar güçlerin başına gelen tam da bu. O yüzden "gravitonlar"ın toplumsal evrende karşılığı olan parçacıkları keşfedip, "toplumsal yerçekimini" yani toplumsal molar güçleri durduranın ne olduğunu anlamamız gerekir. İşte Spinoza ve şürekasının yapmaya çalıştığı tam da budur. Ortodoks/Klasik Marxism, Newton fiziğine tekabül ederse, Dionysos-Spinoza-Nietzsche-Deleuze-Foucault-Negri çizgisinin temsil ettiği "yaşam/doğa fesefesi" de toplumsal alanın temel parçacık fiziğine, sosyal bilimlerin Kuantum fiziğe tekabül eder. Molar güçleri yaratan minör parçacıkların, toplumsal gravitonların, kuark'ların, neutrino'ların peşine düşer. Bu yararsız bir iş midir, toplumsal yerçekimi ve elektormanyetizm işlemeye ara vermişken?
Verdiğim bu örnekler "somut/reel politika" alanında yani "molar güçler" arenasına yönelik hiçbir çağrışım yaratmamış olabilir, fantastik beyin jimnastiği olarak görünebilir. O yüzden, birebir günlük hayattan örnekler vermek durumundayım, şahsen kendi adıma temel aksaklığın burada olduğunda inanıyorum. Toplumsal alanın Newton fiziğine tekabül eden "molar" alanında, temel parçacıklar fiziğine/kuantum fiziğine tekabül "minör" alanındaki aksaklıkları gidermeden başarılı olmamız mümkün değildir.
"Kolektif Öznelliği" Kurmak İçin Minör Politika
Ortodoks Marksizm’le temel ayrımımız işte tam olarak burada ortaya çıkıyor; Molar politika yapmamıza olanak sağlayacak "kolektif
Tabii ki biz buna karşı çıkıyoruz. İktisadi süreçlerle, kolektif
Komunist teorinin çağrısına yapısal özellikleri nedeniyle, yani doğal durumunun mantıki zorunlu sonucu olarak cevap verecek bir toplumsal
Eğer bu gözlemlerde birazcık olsun bir doğruluk payı varsa, kolektif bir devrimci faili, zorunlu olarak ortaya çıkan bir veri olarak almaktan biraz uzaklaşıp, iradi olarak nasıl kurulacağını sormamız gerekmez mi? Yani toplumsal teorinin parçacık fiziğine yönelmemiz? Bu alanlarda düşünmeye başladığımız zaman, gravitonların yerçekimini oluşturmasına benzer bir şekilde toplumsal molar gücü/sınıfı/devrimci faili/kolektif öznelliği yaratan "toplumsal gravitonları" araştırmaya başlamamız gerekmez mi? Bir kolektif güç hangi koşullarda çıkar, oluşması için gereken temel etkileşim "parçacıkları" nelerdir, hangi bireysel güçler hangi süreçlerden geçerek kolektif bir bileşke kuvvet yaratır? Ortodoks'un cevabı hazırdır: Tamam işte fabrikadaki üretim ilişkileri içinden çıkar kolektif
Hayır! Çok daha "minör" dinamiklerden bahsediyoruz..İnsan psikolojisinden, tek tek ilişkilerimizden, zaaflarımızdan, kıskançlıklarımızdan, cinselliğimizden, "
Bugün molar/reel politik alanda aşık atacak konumda değiliz, zira o aşamaya daha gelemedik, çünkü henüz bir kolektif
Spinoza'nın çok ama çok önemli bir kavramı var; "Etkilenebilirlik Kapasitesi". Şimdi kolektif
Etkilenebilirlik Kapasitesi
Spinoza'nın bu kavramının bende yarattığı çağrışımları ortaya döktüğümde okuyanda bir çağrışım yaratabilmesi için, kendine Marksist diyenler arasında pek azının sorduğu bir soruyla başlamak isterim; Marks proletaryayı neden insanlığı kurtuluşa götürecek devrimci fail olarak ortaya koymuştur?
Soruyu gündeme getirmemdeki amaç şu; Marks'ın proletaryayı devrimci fail olarak vaftiz etmesi, sermaye/artı-değer/sömürü analizlerinin, emek değer teorisinin sonunda matematiksel, mantıksal bir çıkarımla varılan zorunlu bir sonuç değildir bence. Emek değer teorisinin zorunlu bir sonucu olarak çıkıyor olsaydı bugün sömürünün bütün dünya sathına yayıldığı bir kapitalist üretim sürecinde, çok güçlü bir toplumsal faili ortalarda görürdük. Marx'ın döneminde proletarya bir toplumsal fail olarak ortada dururken şimdi niye yok? Kapitalizm bildiğimiz kapitalizm, sadece üretken olduğu sektörler farklılaştı ve çeşitlendi. Öyleyse
Marx'ın zamanında Kapitalist üretim süreci toplumsal faili yaratırken şimdi niye yaratmıyor? Bu soruya cevap vermek için 19.yüzyılın proletaryası ile post-modern zamanların proletaryasının günlük varoluş koşullarını karşılaştırmamız gerekmez mi? Böyle bir karşılaştırma yaparsak ne gibi radikal farklar ortaya çıkar.? Bence en bariz fark ortak yaşam alanları, kamusal mekanlar düzeyinde ortaya çıkıyor. 19.yüzyıl proletaryası, sadece on binler olarak aynı fabrikada nerdeyse bütün hayatı boyunca çalışmak zorunda kalmıyor, aynı zamanda fabrika etrafında kurulan gettolarda emek zamanı dışında da ortak bir yaşam sürüyorlardı. Kendileri kadar eşleri ve çocukları da aynı toplumsal mekanlarda, bir anlamda "dış etkilere" maruz kalmadan , saf, katıksız bir sınıf toplumsallığı sürdürebiliyorlardı. İşte Spinoza'nın "etkilenebilme kapasitesi"yle bağlantıyı bu noktada koyuyorum. Marx'ın proleteryasının unsurları kendi aralarında bir "etkilenebilme" kapasitesine sahipti. Dolayısıyla iddia ediyorum ki, Marx'ın devrimci failini yaratan emek-değer teorisi değil, aynı toplumsal mekanlar içinde bir arada yaşayan insanların birbirlerinden etkilenebilme kapasitesidir. Ve bunun da sömürü ile direk bağlantısı yoktur. Kapitalist sömürü, gittikçe artan sayılarda insanları, kaderlerini birleştirerek bir arada yaşamaya zorlamakla devrimci failin oluşmasına katkı yapmıştır sadece. Devrimci fail kapitalist üretim süreçlerinin direk değil, tali bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır.
19.yüzyıl ile post-modern zamanlar arasındaki fark ne? Toplumsal mekanların parçalanmış olması değil mi? Sınıf toplumsallığı yerine, özel hayatların, aile hayatlarının "toplumsallığının" geçmiş olması değil mi? 19.yüzyıl işçisi, ıssız bir adaya düşüp hayatta kalmaya çalışan insanların karşılaştığı zorunluluğa benzer biçimde birbirine sarılmak zorunda kalmışlardı. Bugün böyle bir varoluşsal zorunluluk yok. Zihinlerde "varsayılan" komünistlik, bireysel
Etkilenebilirlik kapasitesi'ne dönersek; ne ifade eder bu kavram? Öncelikle dikkat çekmek istediğim nokta, bu kavramın edilgen çatısıdır. Çevremdeki güçlerden,
İlişkilerin Moleküler/Minör Düzeyi
Bugün sürdürdüğümüz ilişkiler, etkilenebilirlik üzeriden, "karşılıklı olarak", yetilerimizi çoğaltmaya mi hizmet ediyor yoksa "kendini ortaya koymanın" bir arenası, şişik egoların bir mücadelesi olarak mı? Temel yaklaşım şudur; "bizim oğlanın söylediklerinden etkilenirsem, fikirlerinin bende soru işareti yaratmasına izin verirsem, kendi bireyselliğimden taviz vermiş olurum. Onunki karşısında kendi "güç istencim" zayıflar." Oysa ki Spinoza'nın bize öğrettiği şudur;
Bu noktada parantez açarak, Nietzsche'nin ünlü "Güç İstenci" "Üstün İnsan" kavramlarından nasıl bir ucube yaratıldığına, kendi bireysel kültlerini kurma peşindeki kimi yazar bozuntuları tarafından nasıl hayasızca çarpıtıldığına değinebiliriz. "Güç İstenci" o yazar bozuntularının ya da Nazilerin çarpıttığı gibi, başkaları üzerinde erk istenci değildir. Nietzsche'nin ünlü "aktif güç, reaktif güç" ya da "efendi istenci, köle istenci" ayrımlarına referansla söylersek, başkaları üzerinde erk kurma istenci ancak kölenin istencidir, kendinde yeteri kadar yaşam gücü olmadığı için, başkalarına boyun eğdirme ihtiyacı duyar. Hegel'in Efendi-Köle diyalektiği de böyle başlamaz mı? Ancak efendi kendisinde yeteri kadar yaşam gücü topladığı için, başkaları üzerinde erk kurmaya ihtiyaç duymaz. Onun yaşama yönelik bütün algıları açıktır; Dionysos gibi yaşamın yaratıcı, aktif güçlerini hisseder ve onlardan etkilenebilir. Deleuze üzerine yazan Roland Bogue'in belirttiği gibi, "Güç İstenci" yaşamdan ve
"Güç İstenci" gibi son derece aktif bir irade, Etkilenebilme gibi son derece pasif gibi "görünen" bir süreçten geçiyor. Bunu bizim Ortodoks zihinlerin kavraması mümkün mü? Peki, Spinoza nasıl oluyor da böylesi pasif bir süreci yaşam gücümüzü arttırmanın bir yolu olarak görüyor? Bunun cevabı sanıyorum Spinoza'nın panteist evren ve tek bir töz/substance kavrayışında. Spinoza'nın panteist evrenine göre sadece tek bir töz vardır; hepimiz o aynı sonsuz tözün farklı ifadesiyizdir. Bir anlamda Spinoza için "
Tek töz kavrayışına dönersek, kendim gibi aynı tözün farklı bir ifadesi olan
Aslında bunlar
Sürdürmekte olduğumuz ilişkiler etkilenebilme yetisinden yoksun olduğu için, sanatsal alanda bir yaratıcılık gösteremediğimiz gibi politik alanda da gösteremiyoruz. Her ikisinin de kökeni aynıdır. Yıllar önce Müjdat Gezen'e tiyatromuzun dünyadaki yeri nedir diye sorduklarında "Futbolumuzun, bilimimizin, teknolojimizin, edebiyatımızın, felsefemizin, sinemamızın yeri nereyse orasıdır" diye cevap vermişti. Çok hoşuma gitti. Soruyu soran, aslında bu kültürde yaşayan hepimizin sahip olduğu bir önyargıyı dile getiriyordu; sanki insan yaratıcılığının belli bir alanı diğerlerinden bağımsız olarak gelişirmiş gibi, yani hoşuma gideni alayım, gitmeyeni dışarıda bırakayım demek mümkünmüş gibi. İslamcıların radikal hatası da buradan kaynaklanıyor aslında, İslamcıların demeyelim de onlardan bir özgürlük savaşçısı yaratan liberallerin ve kendini solcu sananların. Bir bütün olarak yaratıcılığın bir kısmını ithal edip, diğerlerini dışlamak, mesele Batı'nın bilimini, teknolojisini transfer edelim ama ahlaksızlığı doğuran marjinal kültürel özelliklerini almayalım, kendi kliğimizi koruyalım demek absürd olanı istemektir. Zira hoşuna giden teknolojiyi yaratan dinamikler hoşuna gitmeyen kültürü yaratan dinamiklerle aynıdır.
İşte bu noktada, sadece genel olarak ülke bazında değil, özel olarak tek tek solcu ilişkilerimiz bazında da yaratıcı olamayışımızın sebebi ortaya çıkıyor bence; büyük egolarımız sonucu etkilenebilme yetisi fakiri olduğumuz için, arkadaşımdan etkilenirsem erkekliğimden ödün vermiş olacağımı düşündüğüm için, arkadaşımı çoğaltmadığım gibi kendi iç dünyamı da çöle çeviririm. O yüzden ben derim ki, karşılıklı etkilenebilme kapasitelerimiz önüne set çeken kültürümüz yüzünden kapitalizmin merkezi ABD'de sosyalist devrim şansı vardır ama kendi ülkemizde yoktur..Herhalde bütün dünya sosyalist olduğunda Türkiye de mecburen olacaktır.
Her zaman olduğu gibi, meramımı daha etkili bir şekilde dile getirmek için "mübalağa sanatı"na başvurdum, elbette kendi düşünsel kaynaklarım gereği karamsarlığa izin vermemem gerekir. Ancak yukarıdaki mübalağa ile anlatmaya çalıştığım meramım şu; yaşadığımız coğrafya ve toplumda, bir özgürleşme hareketi için bilinen anlamıyla "politik" , toplumsal, maddi öngereklerin hepsi var; un var, şeker var, yağ var ama yine de helva yapamıyoruz. Yoksulluk diz boyu, talan almış başını yürümüş, gelecek çok kasvetli görünüyor ama yine de bir solumuz yok. Dolayısıyla makro/molar alandan, minör/moleküle düzeye inip sorunun en derindeki kökenleri üzerine düşünmemiz gerekmez mi?
Bu möleküler düzeyde yaşanan arızaları, kendi hayatımdan somut anektodlar aktararak somutlamayı umuyorum;
Çok iyi bilinen bir fıkrayla başlayalım; Cehennemde Türklerin bulunduğu kazanı bekleyen zebani olmazmış, çünkü kazandan çıkmaya çalışanı diğerleri paçalarından tutup gerisin geriye çekermiş "Hop dur bakalım nereye gidiyorsun" diye.
Konuyla bağlantılı bir Fransız atasözüyle -kimisi bunun İncil’de geçen bir söz olduğunu da söyler- devam edelim; Kimse kendi köyünde peygamber olamaz. Bu özellikle Türk köyleri için geçerli.
Olayları hep kendime yontuyormuş gibi görünme riskini göze alıp, kendi hayatımdan bireysel örnekler vermeden önce son bir gözlemimi aktarmak isterim; benim "Ezilenin ezmesi" ya da "Ezilenin tepkiselliği" dediğim bir durum var. Hatırlamıyorum belki bir yerlerden okudum da aklımda kaldı ve sonradan kendi uydurduğum bir kavram olarak algılamaya başladım. Her neyse bu "Ezilenin Ezmesi" dediğim şey sonuç olarak kendi yaşamımda birebir deneyimlediğim bir durumdur. ABD'de yeni bir projeye başlarken en büyük korkum, bağlı olacağım müdürün bir Üçüncü Dünyalı olmasıdır. Birlikte çalışılması çok daha zordur, çok daha despot olurlar, emrederek konuşurlar, inanılmaz sabit fikirlidirler, yeni bir fikir ortaya attığında zerre kaale almazlar, çok bariz olsa bile bir şeyleri yanlış yaptıklarını kabul etmezler. Altında çalışanları özel kölesi gibi görür, hiç hakkı olmadığı halde fazla mesai yapmanı, hafta sonu çalışmanı, sorgusuz sualsiz isterler. Bu yüzden bir Amerikalıya bağlı olarak çalışmak için dua ederim. Amerikalıların çok iyi bilinen olumsuz özellikleri, çıkarcılıkları, başkalarını umursamamaları vs beni ilgilendirmiyor pek. İş ortamında tek istediğim rahat bırakılmaktır, tepemde birilerinin olmamasıdır. Bir Amerikalı için iş ortamında tek önemli şey işin yapılmasıdır, iş yapıldığı sürece başka hiçbir şeyi umursamazlar. Altında çalışanlara karşı, son derece yapmacık ve samimiyetsiz de olsa son derece naziktirler..İşe bir iki saat geç gelmişsin, ya da don ve terlikle gelmişsin umursamaz. Bir Amerikalı için, ofis ortamı asıl önemli olan iktidarın kurulduğu alan değildir. Asıl iktidar daha çok para ile mümkün olur; daha çok para da daha yüksek bir pozisyonla gelir, daha yüksek bir pozisyon da insanlara şirin görünerek senin sevmelerini sağlamakla mümkün olur.
Ancak bir üçüncü dünyalı için, en küçük bir iktidar pozisyonu bile, kendi başına yeterli bir amaçtır, daha üst iktidarlara ulaşmak için pragmatik davranılmaz, ele geçen ilk küçük iktidar pozisyonunun hemen keyfi çıkarılmaya başlanır. Zira bunu besleyen kültürel bir önyargı vardır; alttakiler, üsttekilere kayıtsız şartsız boyun eğmek zorundadırlar. Ne yaparsan yap, itiraz edemezler nasıl olsa..Kendi üstlerine kayıtsız şartsız boyun eğdikleri için altındakilerden de aynısını beklerler. Bir üçüncü dünyalı müdür, kendi altında başka üçüncü dünyalıları, özellikle kendi milletinden olanları toplarsa çok başarılı olur; bu yüzden pek çok amerikan şirketinin bölge ofisleri bugün birer "Little India" ya da "Little Arabia" olarak anılıyor.Birazcık onurlu olanlar bu üçüncü dünyalı müdürlerin altında çalışamıyor.
İşte bu "ezilen kültürü" dediğim şeyin bizim toplumda kendi aramızdaki solcu ilişkilerde bile geçerli olduğunu düşünüyorum; hayatımız boyunca hep aşağılandığımız, ezildiğimiz için, biraz palazlanıp gücümüzü arttırdığımızda, denklerimizden gelen her etkilenme olasılığını yeni bir ezme hareketi olarak, irademizin, binbir zorlukla elde ettiğimiz bağımsızlığımızın ipotek altına alınması olarak algılıyoruz. Üçüncü dünyalılığımızla bağlantılı bu kültürel ezilen tepkiselliğimize, bir de kapitalist kuşatmanın bütün popüler kültür araçlarıyla kesintisiz pompaladığı bağımsız birey kültünü ve hedonizmi ve bunların kaçınılmaz sonucu olarak ortaya çıkan sinizmi ekleyelim, karşımıza kolektif bir etkileşim alanı için hiçbir kaynağa izin vermeyen bir durum ortaya çıkıyor nerdeyse.
Bahsettiğim örneklere geçeyim; Ben öğrencilik yıllarında satrançla bir hayli ilgilendim, bir hayli satranç kitabı çalıştım. 9-10 yaşlarında kendi kendime öğrendim. Sonuç olarak ortalamanın biraz üstünde oynarım. Ama bende azıcık dikkat toplama sendromu, ADD, "Attention Deficit Disorder" olduğu için yeri gelir 14 yaşındaki kuzenime bile yenilirim. Neyse.. 2002 yılının yazında Dallas'ta çalıştığım yerde bir Türk mühendisle tanıştım. Satrancı daha birkaç hafta önce, yani 40'lı yaşlarında öğrenmiş biriydi. İnanılmaz hevesliydi. Günde 8-9 saat kesintisiz satranç oynamaya başladık. Doğal olarak oyunların büyük bir kısmını ben kazanıyordum, maçlar benim açımdan heyecansız geçmeye başlamıştı. O yüzden, yaptığım satranç okumalarından bazı dersleri arkadaşa aktarmak istedim. O çocuksu heyecanını gördükçe de satrancı ilerletmesine hakikaten içtenlikle katkıda bulunmak istedim. Ama benim "öğreten adam" tavırlarım arkadaşı son derece rahatsız etti. Onu mutlu edecek durum, iki haftalık bir satranç tecrübesiyle, 30 yıldır oynayan beni yenebilecek hale gelmek.
Belli bir yaratıcılığa emek vermeden, kısa yoldan "parası neyse bastırıp almayı" ne çok seviyoruz. "Yazar" olan mankenleri, bet sesleriyle "diva" olan konsomatrisleri falan hatırlayalım. Bir Türk hakikaten dünya bedel, başkalarının bir ömür adadığı bir yeteneği hemen iki hafta içinde edinebilir. Hayatını yazarsa roman olur, sevgilisine karşı hislerini devrik cümlelerle anlatırsa şair. Bu özelliğimiz yüzünden kansere karşı çözüm en çok bizim ülkemizde bulunur, emekli bir astsubay bile kansere karşı kesin tedaviyi icat eder. Oto sanayiden bir egzoz ustası termodinamiğin en temel yasalarının hilafına, bir kez hızlandıktan sonra kendi hızıyla enerji üretip yakıta ihtiyaç duymayan uçak motoru bulduğunu iddia eder.
Çok abartmamak lazım, böyle tipler her yerde çıkabilir denebilir ama bizim "Marksistlerin" tavırları da yukarıdakilerden farklı mı? Marksizm gibi son derece zengin, karmaşık, bütün bir felsefe tarihine az çok hakim olmayı gerektiren bir birikime, bu ülkede sadece Politzer ya da çok çok Feuerbach Üzerine Tezler okunarak sahip olunur. Ve böylesi bir Marksist sizin yıllara yayılan bütün çabalarınıza rağmen karşınıza Marxolog olarak çıkar, fikirlerinizi hiç çekinmeden "liberallikle" suçlayıverir.
Şu iki haftalık satranç tecrübesiyle beni yenmeye azimli arkadaşın "Alaturka" mentelitesine karşılık Amerikalılarınkini aktarmak isterim, kontrast teşkil emesi için; Bir Starbucks Cafe'nin müdavimi olduk o arkadaşla. Burada Amerikalılarla satranç oynamaya başladık; hepsi de tecrübesiz oyunculardı. Ben onlara da bildiklerimi aktarmaya çalıştım. Bizim Türk arkadaşın tavrından radikal biçimde farklı bir yaklaşım gördüm; benim bildiklerimi anlatmamdan çok memnun oldular, bunu kendi kişiliklerini aşağılayan bir durum olarak görmediler, böyle bir kompleksin en küçük bir belirtisini göstermediler. Bunun kültürel farklılıklardan kaynaklandığını düşünüyorum. Batı kültürü içinde doğmuş bir birey haliyle kendine güveni daha sağlam olarak yetişiyor, bilgilenme, ve öğrenme konusunda karşılıklı etkileşimin yani
Buna karşın bir köylünün kendine yönelik algılayışını düşünelim; bütün cahilliğine rağmen önyargılarından sonuna kadar emindir, geleneksel birkaç kültürel nosyonla varoluşun bütün sırlarına hakim olmuştur. Bu yüzden ne kadar eğitim alırsak alalım aslında bizler kültürel olarak hala köylüyüz, köylülüğün yeni olana karşı kapalılığını hala sürdürüyoruz, bir sonradan görmenin açgözlülüğüyle saldırdığımız ama kendi üretmediğimiz teknolojik yenilikler haricinde tabii ki. Resmi kurumlar dışında kendi alaylı öz-eğitimlerimizle, bu ülkenin solcuları/"entelektüelleri" olarak bizler de bu köylü kabuğunu biraz kırsak bile, özsel olarak yine de onun belirleyiciliğinden kurtulamıyoruz, zira
Köylülükten çıkıp bir
Aman bu söylediklerimden rüzgarın yönüne göre zırt pırt konum değiştiren,rüzgar fırıldağı olunmasını savunduğum sonucu çıkmasın. Böyle olmadığını anlatabilmek için özel bir örnek daha vermek zorundayım.
Müzikle, aktif olarak, yani üretken olarak ilgilenen bir arkadaş vardı. Bense sadece bir dinleyiciyimdir ama iyi bir dinleyiciyimdir. Burada bir
Biraz spekülasyon olacak ama iddia ediyorum bu arkadaş kendi başına ya da müzik konusunda söz etme otoritesini olarak gördüğü bir arkadaşının tavsiyesiyle hoşlandığı bir albümü ben tavsiye etseydim dinlemeye değer bile bulmazdı. Benzer bir spekülasyon, fikirler düzeyinde de geçerli. Tamamen, diyelim, benim yazdığım bir yazıyı, herhangi bir arkadaşın saygı duyduğu, otorite saydığı bir yazarın imzasıyla okutturun alkışlayacaktır. Ama benim ya da sizin yazınız olarak koyun önüne, eğer en başta okumaya değer bulursa, karşı çıkacak bir sürü nokta bulacaktır. Çünkü kimsenin kendi köyünde peygamber olmasına izin verilmez. İnsanın kendi yakın çevresinde olan birileri, ne kadar emek verirse versin, ne kadar uğraşırsa uğraşsın doğru bir şey söyleyemez, iyi bir sanat ürünü tavsiye edemez. Bunun kabulü, kişinin kendi
Zizek, Danimarka'da yayınlanan karikatür yüzünden ayaklanan Müslümanlara yönelik şunu söylüyordu; "Altı üstü bir karikatürden kendi inançlarına bir saldırı görenlerin inançları ne kadar da acınası ölçülerde kırılgan, kendine güvensizlikle maluldür". Sonra Zizek buna karşın Budist rahiplerinin inancını hatırlatıyordu. Bir Budist başkalarının neye inandığıyla, ya da kendi inancı hakkında ne düşündükleriyle ilgilenmez. Onun kendi inancına olan inancı, güveni o kadar sağlamdır ki, başkalarının onun hakkında ne düşündüğüne bakmaz, kendi inancının başkaları tarafından alay edilmesine bile aldırmaz, kendi inancını kutsamak için
İşte bizim
İşte yaklaşım şöyle birşey; Müzik; benim varoluşumu anlamlı kılan yegane alan, sen kim oluyorsun ki, bu çok özel alanıma teklifsizce girmeye cüret edebiliyorsun, onu da sana açarsam benim
Ya da
"Komünistim; ama ne yapayım ki bir devrimci konjonktür yok, o yüzden herhangi bir küçük burjuva gibi yaşıyorum, evime alacağım mobilya seçimi için günlerce alışveriş ediyorum, halı seçimi ya da kızımın okul seçimi için ayırdığım zamanı bir kolektif faaliyet için ayırmıyor olabilirim ama her 1 Mayıs mitingine katılıyorum, devrimci kankalarımla fırsat buldukça bir araya geliyorum; sen kim oluyorsun ki benim komunist varoluşumu sorguluyorsun, bana bunları diyorsun da sen kendin ne yapıyorsun? vs.
Bugün içinde bulunduğumuz toplumsal ilişkilerimiz bence üç aşağı beş yukarı bu tür dinamiklerle belirleniyor. Özneler arası
Toplumsallığın olmadığı topraklarda da ne kadar kararlı Leninist çekirdek kadrolar kurarsanız kurun, aynı seçim kümesinden veteran sol abilerle hangi yeni kombinasyonu denerseniz deneyin, halka şirin görünmek için hangi arkaik geleneklere ödün verirseniz verin komünizm yeşermez. Çünkü komünizm insan denen canlıların karşılıklı ilişkilerinin moleküler düzeyinden südur ederek toplumun geneline yayılır. Senin en yakınındaki sözde komünist arkadaşlarınla bile ego savaşların sürüyorken, üç kişi bir araya gelip işleyen minik bir kolektivite bile kuramıyorken Devrim lafını ağzına bile almak ne büyük kendini bilmezliktir.
Yazı
İşte aynı tözün farklı tezahürleri olarak aramızda bir etkilenebilme süreci kurabilmenin dolayısıyla, molar düzlemde toplumsal faili yeniden yaratabilmenin yolları hakkında esin alabilmek için Spinoza ve çıraklarının "Yaşam/Doğa felsefesine", ve ruhumuzun komünizme muhalefet eden karanlık kıtalarını deşifre etmek için Freud'un/Lacan'ın psikanalizine ihtiyacımız var. Kuşkusuz Lenin'i okurken sahip olduğumuz beklentilerle Spinoza ve çıraklarını ya da Lacan'ı okumaya kalkarsak hiçbir şey alamayız onlardan. Zira göstermeye çalıştığım gibi analiz alanları farklı.
Önder Kurt
e-hayalet.net




