Polanski Serbest!

Haberler Hasever

Polanski’nin tutuklanmasıyla ortaya çıkan ve, bence, hafızalarımızda yer edinmeye namzet olan yegane şey “eşitliğin” tartışma konusu olmasıydı. Bugün de mesele biraz böyle ela alınıyor. Hukuk herkese eşit mesafede durma gayretinde olan bir mekanizma olabilir ama “daha eşit” olanlara sanki biraz daha iltimas tanıyor gibi. Bu en azında vicdanlarımızda böyle işliyor. Sinema severlerin, kendim de dahil, seslendirmekte ve ifşa etmekte zorlandığı durum bu olsa gerek. “Tamam, bir halt işlenmiş ama unutamaz mıyız” dememek için kendimizi zor tutuyoruz. “Hem, tecavüze uğrayan çocuk (kadın) da davadan vazgeçtiğini söylüyor.” 


Polanski Serbest


Polanski’nin tutuklanması, ev hapsine mahkum edilmesi ve nihayet dün (12 Temmuz 2010) serbest bırakılması akla fena halde, ağa ile uşak arasında geçen ve sonu “biz bu haltı niye yedik”le biten hikayeyi getiriyor. Teşbihte hata olmaz ama dava konusu olur deyip; kimin ağa, kimin uşak ve neyin “halt” olduğunu bir tarafa bırakıyorum.


İsviçre’nin önde gelen liberal gazetelerinden Zürich merkezli Tages Anzeiger gazetesinin haber-yorumuna göre, Polanski’nin serbest bırakılması İsviçre medyasında “temkinli” bir olumlulukla karşılanmış durumda. Yine gazetenin haberine göre ABD basını işi biraz da “prestij” meselesine çevirmiş ve “serbest bırakılma”yı ağır bir şekilde eleştirmekte. Aslında ortada şaşıracak bir durum yok: Her ülkenin basını, biraz da o ülkenin “hükmü”dür.


İsviçre’nin, SVP’den (bile) ihraç, adalet bakanı, “ABD bize ela avuca gelir kanıtlar sunamadı, verdiğimiz karar, tamamen hukukumuza ait ve kararda Fransa ve Polonya’nın bir dahli olmadı” dedikten sonra, “değişen ne?” sorusu havada kalmaya mahkum görünüyor. İşin hukuk tekniğini bilemiyorum ama eminim ki karar, hukuk formatına uydurulmuştur. Hem bu formatı fazla da merak etmiyorum. Bir dostumun dediği gibi “hukuk metinleri, çoğu zaman, biz fanilerin, meseleyi anlamaması için kaleme alınmış cümle kalabalıklarıdır.”


Polanski, ABD ile İsviçre arasında, UBS’in ABD’de vergi kaçırma işine zemin olduğu tartışmalarının tam ortasında tutuklanmıştı. Yönetmen, finans aktörlerinin bir kurbanı mı yoksa ABD “muhafazakarlığı”nın devlet aklına mı takılmıştı hala muğlak. Jack Nicholsons’ın yardım yataklık yaptığı tecavüz olayının üzerinden yıllar geçmesine rağmen davadan vazgeçmeyen ABD için bu, bulunmaz bir vitrin süsüydü. Ve bence, tamamen bu şekilde kullanıldı.  Union Bank of Switzerland (UBS)’in temize çıkarılma çabalarına gelince: Meselenin “kaçakçılık” özüne dokunulmadığını piyasadan anlayabilsek de kişisel bilançolarda nasıl değişikliklere sebep olduğunu bilemiyoruz. Bir kaç küçük bankerin ifadeye çağrıldığı ve para cezalarına çarptırıldığı “habercikleri” kitap kalınlığında yayın yapan İsviçre gazetelerinin sayfa aralarında kaybolup gitti.


26 Eylül 2009 tarihinde, davet edildiği 5. Zürich Film Festivali’ne katılmak üzere geldiği Zürich’te, Zürich-Kloten havaalanında tutuklanan Polanski, 69 gün (sayının masumiyetinden o gün de şüphem vardı bugün de var) havaalanı hapishanesinde tutulduktan sonra Gstaad’daki evine, ev hapsine, yollanmıştı. Bu, o dönemde gündemde olan Hannibal Kaddafi olayıyla birleştirildiğinde İsviçre için ağır bir meseleydi. Bilindiği gibi, Kaddafi’nin oğlu olan Hannibal, Cenevre’de kaldığı otelde “hizmetlisine” şiddet uygulamak zanıyla gözaltına alınmış, gözaltının yarattığı anafor iki ülkenin “akaryakıt” ilişkilerini ateşe vermişti. Libya bu tutuklamaya, iki İsviçreli işinsanını(!) tutuklamakla karşılık vermiş ve bütün yalvar yakarmalara rağmen serbest bırakmamıştı.  O iki işinsanından ikincisi daha geçenlerde serbest bırakıldı ve yaklaşık iki yıl hapis yatmış oldu. Bu aynı zamanda İsviçre’nin Libya karşısında aldığı bir uluslararası mağlubiyet olarak da ülke kütüğüne işlenmiş oldu. Hannibal Kaddafi için yalvar yakar olan İsviçre hükümeti, Polanski’yi tutuklamakla insanlara pek de inandırıcı gelmeyen bir “hukuk” ikilemi yaşatmış, “saflığına” halel getirmişti.


Polanski’nin tutuklanmasıyla ortaya çıkan ve, bence, hafızalarımızda yer edinmeye namzet olan yegane şey “eşitliğin” tartışma konusu olmasıydı. Bugün de mesele biraz böyle ela alınıyor. Hukuk herkese eşit mesafede durma gayretinde olan bir mekanizma olabilir ama “daha eşit” olanlara sanki biraz daha iltimas tanıyor gibi. Bu en azında vicdanlarımızda böyle işliyor. Sinema severlerin, kendim de dahil, seslendirmekte ve ifşa etmekte zorlandığı durum bu olsa gerek. “Tamam, bir halt işlenmiş ama unutamaz mıyız” dememek için kendimizi zor tutuyoruz. “Hem, tecavüze uğrayan çocuk (kadın) da davadan vazgeçtiğini söylüyor.” Bunun dışında tartışılacak olanın teknik “çıkar” meseleleri olduğunu düşünüyorum. Yılmaz Güney için “katildir,” sığınma hakkı tanıyamayız diyen İsviçre, Polanski’ye sadece seyahat etme hakkı değil, mülk edinme hakkı da tanımakla suçlar arasında mı yoksa eşitler arasında mı bir ayrım yapmaktadır? Bu devletlere sorulacak sorudur. Peki biz, biz insanlar da “eşitlere” bir “oyun alanı” (spielraum) sunmakla devletin bizden başladığına bir kanıt sunmuyor muyuz? Yılmaz’a duyduğum sevginin gölgesinde kalan vicdanım yine de bunu yazmamı emrediyor...


Hasever

Zürich, 13 Temmuz 2010

Polanski Serbest!

Yorumlar yazarlarına aittir. İçeriklerinden biz sorumlu tutulamayız.