Araba / Bir 12 Eylül Hikayesi

Haberler Hasever

Soru: Evladım “elifba”yı söktün mü; bak, mektep bitecek?

Yanıt: Teyze, iki harf kaldı; ondan sonra tamam!

 

12 Eylül Üçlemesi’nin sonuncusu olan bu öyküyü, a.fabe.e iki harf kala ilkokuldan mezun olan çocukluk arkadaşıma ithaf ediyorum. Varsa üstü, kalsın!





Araba / Bir 12 Eylül Hikayesi


Soru: Evladım “elifba”yı söktün mü; bak, mektep bitecek?

Yanıt: Teyze, iki harf kaldı; ondan sonra tamam!

 

12 Eylül Üçlemesi’nin sonuncusu olan bu öyküyü, a.fabe.e iki harf kala ilkokuldan mezun olan çocukluk arkadaşıma ithaf ediyorum. Varsa üstü, kalsın!

  

Vakit gece yarısına vardığında yamaçta bir çift ışık beliriyor, karanlıkta göz kırpa kırpa ilerleyip, (Bu durum önceleri sadece çobanların dikkatini çekmişti. Çobanlar, kendi aralarında o ışığı ve yamaç yolunu konuşuyor, mümkün mertebe o tarafa gitmemek için bir birlerini tembihliyorlardı. Mevsim sonbahardı. Güneş hükmünü yitirmiş, günün belirsiz zamanlarında manasız toz hortumları kopuyordu.

 

Köyde bir kış telaşı almış başını gidiyordu. Saman kaldırılacak, bulgur elenecek, buğday öğütülecek, yakacaklar içeriye taşınacak ve katıklar küplenecekti. Karıncanın yaz telaşı neyse, köylünün güz telaşı da oydu. Çobanlar, laf arasında, yamaç yolunu ve orada gördükleri ışığı anlatıyorlarsa da kimsenin onları dinlemeye vakti yoktu.

 

Köyün üç çobanı vardı: İbrahim, Ali ve Hasan. İbrahim ve Ali orta yaş, değneğini dağlarda kısaltmış tecrübeli çobanlardı. Hasan, henüz askerden dönmüş, çelimsiz ama tecrübede diğer ikisinden geri kalmayan kara yağız bir çocuktu. Anlaşmasız bir uyum içindeydiler. Hasan, koyunlar evlere çekilmeden değneği bırakmış, İstanbul’a gitmişti. İbrahim ve Ali, “bu dar vakitte yeni bir çobana ihtiyaç yok” diyerek, Hasan’ın sürüsünü aralarında pay etmişlerdi.

 

Günler, her zamanki halinde yol alırken, Çift Işık da, her gece yamaç yolundan geçiyor; köye dönmeden dağın ardına; diğer köylere doğru kaybolup gidiyordu. Derken, kar beyazı, yüksek dağların tepesinden aşağıya tül saçağı misali sarkmaya başladı. Hesap katiydi, en fazla bir ay sonra o beyaz, düze varacaktı.

 

Havanın iyiden iyiye soğuduğu bir gün, vakit henüz gece yarısını geçmişti ki Çift Işık yamaç yolundan dağın ardına değil, köye dönüverdi. Dere indi dere çıktı, geldi, köyü yarıp geçti. Evi yola yakın olanlar, bir gürültüyle ayağa kalkıp, kafalarını evlerinin küçük pencerelerinden dışarıya uzattılarsa da karanlıktan başka bir şey görmediler; fakat genizlerini toza benzer bir şeyin yaktığını hissettiler. Aynı gün, çobanlar büyük bir telaşla köye vardı. Köylünün çoğu durumdan habersizdi. Çobanlar, Çift Işık’ın köyün içinden geçtiğini, bunu gözleriyle gördüklerini söylediklerinde, onlara, gürültü duyanlar da dahil, hiç kimse inanmadı ve hatta “davarı içeri kapatmak istiyorsanız başka bir yalan bulun” diyenler bile oldu.

 

Gördüğüne kimseyi inandıramayan çobanlar, bir hafta on gün boyunca, vakit gece yarısını geçer geçmez yamaçta beliren ve sonra köyü yarıp geçen Çift Işık’lı yalanlarını seyrettiler.

 

İbrahim: “Işık, karanlıkta yalan söyler mi?”

Ali: “Gözünü kapatırsan her şey yalan söyler. Bir gün, hepsini alıp buraya çıkaralım, bizim gibi geceye baksınlar, bak nasıl görürler.”

İbrahim: “Gelmezler ki! “

Ali: “Görmezler ki!”

 

Gelmeyen, görmeyen köylü, her gece köyün içinden geçen gürültülü ışığı yavaş yavaş ve fakat müthiş bir korkuyla fark etti. Korkuları o kadar büyüktü ki, gördükleri ışığa ve duydukları gürültüye inanmak istemediler. Cin dediler, peri dediler; olmadı, bilmem hangi ziyaretin hangi ziyareti ziyarete gittiğini söylediler; fakat ne söylerse söylesinler ışığı ve gürültüyü değiştiremediler. Çift Işık her gün bir öncekinden biraz daha gecikmeli göründü, duyuldu ve kayboldu.

 

Artık, köyde bir tek bu konuşuluyordu; gece, gündüz; işte, uğraşta hep bundan bahsediliyordu.

 

Biri: “Önce ne olduğunu öğrenelim.”

Diğeri: “Nesini öğreneceksin, kapatalım yolunu!”

Bir diğeri: “Işığın yolunu nasıl kapatacaksın?”

Diğeri: “Ya, ışık tek başına olur mu? Önünde ya da arkasında mutlaka bir şey vardır!

Bir diğeri: Ne vardır?

Diğeri: Ne bilim ne vardır, vardır işte!

Bir başka diğeri: “Karakola haber verelim”

 

Karma karışık, yüksek sesle  kimse kimseyi duymadan konuşup sabahları ettiler. Bir tek, Çift Işık geçerken, gürültüsüne, sustular.

 

Derken bir gün, yine bir evde toplanmış gürültüyle karışık konuşurlarken iki çocuk girdi içeri. Köyün çocuklarıydılar; bet beniz atmış son nefesteydiler. Su yetiştirdiler. Çocuklar kendine geldiğinde irice olanı “bir araba” dedi. Herkes çocuğun korkudan delirdiğini sandı. Sonra, küçüğü de “bir araba” dedi. 

 

Küçük Çocuğun Annesi: “Ne arabası, canı çıkmayasıca. Sana kaç kere dedim, şundan uzak dur diye!”

 

Şundan dediği, köyün en yaramaz çocuğu olan İri Çocuk’tu.

 

Bir Köylü: “Dur, dur bakalım ne diyecekler?”

Küçük Çocuğun Annesi: Ne durması? Bak şu ellere, bak. bak; ne haldeler. Öğretmene söyleyeyim de gör. Ödevini yapmaz dağa taşa yazı yazarsın. Sabahları yatağından taş topluyorum.

Bir Köylü: Dur hele kadın, dur hele! Oğlum söyle, ne gördünüz?

İri Çocuk (nefesini toplayarak): “Yolun altındaki büyük taşın arkasına saklandık. O şey geldi, önünde iki ışığı vardı. Önce ışıktan başka bir şey görmedik, ışık bizi geçince fark ettik ki o bir araba, köye ara sıra gelen taksiler gibi bir araba” 

Köyün En Çok Korkanı: Ne arabası lan, araba olsa bilmez miyiz?

İri Çocuk: “Bilmem”

...

 

Büyük bir sessizlik oldu. Herkesin bildiği; herkesin herkesten sakladığı şey, iki çocuğun kucağında gelmiş, orta yere düşüvermişti. Bütün kadınlar, cümle erkekler, korkudan yüreklerini koyacak yer bulamayanlar bunu baştan beri biliyorlardı. O araba, her gece, yamaçta beliriyor, ışığıyla dağı kesercesine yol alıyor, sonra gelip köyü ikiye bölüyor ve bir daha geri dönmemek üzere kayboluyordu.  Fakat bu araba nereye gidiyordu? Köyden sonra yol sarpa sarıyor, traktörün dahi zor gidebildiği bir patikaya dönüşüyordu. Yoksa, köyün ötesinde bilmedikleri bir yol mu vardı? Hayır, olamazdı! Ömürleri bu köyde geçmiş; dededen, dedenin dedesinden beri buraları tanıyorlardı!

 

Bütün sorular askıda duruyor; gerçekle hayal, varla yok, geceyle gündüz bir birine karışmıştı. “Bu araba işi ne olacaktı? Önünü mü kesmeli yoksa karakola mı haber vermeli” diye konuşulurken kara haber geldi.

 

İnce bir çığlık yükseldi. Sanki her şey şöyle bir durdu: Rüzgar durdu, dal durdu, su durdu. Sonra yine her şey kaldığı yerden hayata devam etti.

 

Çığlık, Hasan’ın annesinin çığlığıydı.

 

Uzak ve büyük memleket giden Hasan öldürülmüştü.

 

Cenazesini getirip, feryat figan toprağa verdiler. Mezarın üstünde ateş yaktılar. Hasan’ın köpeği her gece mezarın başında uzun uzun uludu. “Uğursuzluk” dediler, “Köpek hayvanlığını yapıyor” dediler; sustular.

 

Araba artık sabaha doğru geliyordu. Herkes alışmıştı; hatta onun geçmesine zaman ayarlayanlar bile vardı. Arabanın içinde iki kişi oluyordu; ikisinin de yüzü yoktu. Yokluğu tarif edemedikleri için bir yere de haber vermediler. Kaç kere karakol yolundan döndüler. Bağrış çağrış konuştular ama nafile, bir sonuca varamadılar.

 

...: “Faşistler.”

 

Herkes birbirine baktı. Kim demişti bunu? Faşistler, faşistler, faşistler... Sanki biri orta yere bir ses getirip bırakmıştı. Sahi, çobanlar olmasın; zaten kaç zamandır ortalıkta görünmüyorlardı. Değildi! Çobanlar, köylüleri Çift Işık’a inandıramadıktan sonra bütün davarı almış eski kışlığa, mağaralara götürmüş; köylülerse, çıkıp, “o bizim davarımız, varımız yoğumuz; onu nereye götürüyorsunuz?” diye tek söz etmemişlerdi.

 

Araba, bir sabah vakti geldi köy okulunun bahçesinde durdu. Yüzü olmayan o iki kişi arabadan indi. Öğretmeni sınıftan çağırdılar. Öğretmen yanlarına sırım gibi vardı fakat süklüm püklüm döndü. “Çocuklar” dedi “herkes gitsin babasını çağırsın. Devlet çağırıyor deyin. Okul bahçesine gelsinler. Haydı, paydos.”

 

Erkekler okul bahçesine toplandı. Yüzü olmayanların en yüzsüzü öne çıktı:

 

“Sizi denedik, çok taciz ettik ama siz, taşı çatlatırcasına uslu durdunuz; bize hiç dokunmadınız. Mükafatını göreceksiniz! Elinizde, belinizde; üstünüzde, başınızda vicdana dair ne varsa getirip teslim edin. Edin ki şu okul odasında falaka kurup, çocukları okullarından etmeyelim. Tamam?

 

Zulalarının yolunu tutan köylülerin yüzüne, yüzsüz adamların tarifsizliği düşmüştü. Derin bir sarnıçtan gelen tanıdık boğuk bir ses; kuyu loşluğunda yansıyan alacalı bir surat... O yüz, o yüzler, bir şeye benziyor, bir şeyi andırıyor fakat tam olarak o şey değillerdi.

 

1. Köylü, “Babama benziyor” diye geçirdi içinden.

2. Köylü, “Amcama benziyor” dedi, kendi kendine.

3. Köylü, “Dayıma benziyor” dedi, mırıldanarak.

12. Köylü, “Bana benziyor” dedi, kimseye duyurmadan.

 

Köylüler, içlerinde vicdana dair ne varsa; hatta çocuklar torunlar için ayırdıkları henüz işlenmemiş vicdanları bile getirip orta yere attılar. Herkese benzeyen ama hiç kimse olan yüzsüz adamlardan en yüzsüzü, elleri arkada sağa sola küçük voltalar atıyordu. Bir ara durdu, ayağının altındaki kumu ezer gibi yaptı. Sonra kuma ufak bir tekme attı, köylüye döndü:

 

“Tamam mı?” diye sordu.

Kalabalık: “Tamam.”

En Yüzsüz Adam: Sandık dibinde, mertek arasında, toprak altında, duvar taşında, söğüt kovuğunda, kaya yarığında, torpido gözünde; düşte, düşünde, beşte, beşikte bir şey unutmadınız değil mi? Unutmayın, hiçbir şeyi, hiçbir yerde unutmayın. Hadi şimdi usul usul, uslu uslu dağılın!”

 

Köylüler dağıldılar; o kadar dağıldılar ki bir daha mezra bile olamadılar.

 

En Yüzsüz Adam, ortalıkta kimsenin kalmadığından emin olduğunda, yüzünden yüzsüzlüğünü çıkardı; gülümsüyordu.)yine karanlığın içinde kayboluyordu….........

 

 

- İnsan mıymış?

- Evet.

- Tüh!

 

 

- Çocuklar siz daha uyumadınız mı!

- …

 

Hasever

Zürich, 7-10 Mart 2011

Araba / Bir 12 Eylül Hikayesi

Yorumlar yazarlarına aittir. İçeriklerinden biz sorumlu tutulamayız.


  1. hasever yazdı Tarih: 01.05.2011 22:12
    Hatırlıyorum. İlkokul beş talebesiydim; sene 1982. Maraş'tan paşa gelecek demişlerdi; zaten Maraş'tan ya paşa ya da kara haber gelirdi. Biz talebeleri ve köyün erkeklerini yol kenarına dizmişlerdi. Bizim "başımızda" öğretmen, üstümüzde en karasından önlükler; erkeklerin "başında" muhtar, üst başlarında perişanlık vardı. Muhtar, “paşa gelince herkes şapkasını çıkaracak, unutmayın" deyip duruyordu. Paşa geldi, paşa durdu, paşa sordu. Haydar Amca tekmil verdi, en kısasından: "Haydar..., Trakya" Paşanın yüzünü hatırlamıyorum; paşanın yüzü yoktu.

    Radikal'in "Kırbaç değil o, general asası" ( http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1047884&Date=01.05.2011&CategoryID=77 ) haberini okuyunca hikayemin arka planını gördüm. Demek, Nazım’ın dediği gibi o “bilmem kaçıncı tuğuna ettiğim Bayezid Paşa!” bu paşaymış.

    Şimdi dönüp baksınlar. Hani sorulup duruyor ya bu AKP zulmü nerden çıktı diye. Paşanın cümlelerine bakın, paşanın küstahlığına, paşanın vazife anlayışına bakın. Budur bütün fotoğraf. Daha demin bir sürü insanın canını yakmış biri bu kadar rahat, bu kadar pervasız olabiliyorsa o ülkenin başına daha çok bela gelecek demektir. Hayatın adaleti olmayabilir, hakkı hukuku da olmayabilir ama yasası var. Bir ülkeden vicdanı çıkarırsanız; vicdanlı insanları paklarsanız geriye kurumuş bir dere yatağı kalır... Kalan da o zaten.

    Asaymış... Sen al o asanı...

    Acımı kirlettirecek bana.
Haber Puanlama
Ortalama puan: 0
Toplam Oy: 0

Lütfen bu haberi puanlamak için bir saniyenizi ayırın:
Mükemmel
Çok İyi
İyi
İdare Eder
Kötü

İlgili Bağlantılar

En çok okunan haber: Haberler: