Onur Caymaz’a (Gecikmiş) Bir Selam

Onur Caymaz’a (Gecikmiş) Bir Selam
Sevgili Caymaz,
Kompozisyon
değil ki, usturuplu bir girizgah yapayım. Bize öyle öğrettiler. Sanırım
sizin kuşak da aynı tornadan geçti. Sizin kuşak dediğime bakma, yaşım,
seninkinin bir çentik üstünde; o kadar. Hadi “iltifat” edeyim, bütün bu
kalabalık, mekanı muhabbete kapı açmak için. Bilirsin, her şeyde olduğu
gibi, bu yazma işinde de müşkül olan, giriş yapmaktır. Ve ben, şu anda
onu yapmaya çabalıyorum.
“Kırmızıgül Sinemasından Nefret
Ediyorum*”dan bu yana okurunum. Hani “başıma bir şey gelmeyecekse”
sevgilerimi iletmek isterim. “Çok oldu ben o yazıyı yazalı, sevgilerini,
şu 3-4G çağında ‘bit’i kırık modem bile daha hızlı ulaştırırdı”,
diyebilirsin; da, her keçenin su idrakı başka, ona sayarsın.
Bahtiyarım.
Yazdıklarını
okuduktan sonra böyle diyorum; daha doğrusu kendimi böyle yakalıyorum.
Diyeceksin ki bahtiyarlığın da şikayeti mi olur? Ne ararsın yazıda,
“yahut-u veya” yazıyı niye yazarsın? Nazım’dan öğrendiğimiz, bu işin
bahtiyarlık için yapılageldiğidir. Lakin o bahtiyarlık ki, yaramıza, her
seferinde poyraz gibi çarpar ya, şikayetimiz onadır.
Memleketimin
hayli kısmı bozkırdır. Ben (kendim) de bozkır çocuğuyum. Her ne kadar
ömrün üçte biri gurbette geziyorsa da, 1ir, bozkırı; 2ki, Ankara’yı hep
özlemişimdir. Her ikisinin de rüzgarı tuzsuzdur. Tuzsuz rüzgar, yarayı
acıtır fakat çürütmez.
Farzımuhal, enerjinin formülüne ömür
yatırmış bir fani, Einstein’in kapısını çalsın. “Herr Einstein, bana bir
eğlence. Ömür verdim lakin henüz “Einführung”u geçemedim. Nedir bu
enerjinin sırrı?” “Sırrını bilemem” desin Einstein “fakat tarifini
istersen vereyim. Organik olmaları kaydıyla, bir M’yi, iki adet C’yle,
ışık tavasında, ak-pak olana kadar çırpıyorsun. Al sana enerji.” “Bu
kadar basit mi?” “Kim demiş?”
“Şu dünyada eski solcu kadar
korkunç şey yoktur.**” dedin ya, ekranın LCD’sine kıyıp, “eşittir
emcekare” yazdım. Meğer bu kadar “basit”miş!
Azrail’in karşısında
nasıl duracağımı bilemiyorum; zaten o tecrübeyi bir başkasına
aktarabilen henüz olmadı. Yine de sanmam ki, “eskisolcu”nun karşısında
düştüğüm çaresizlikten daha beter bir durum olsun.
Çok şükür,
Türkçe denen Nazım sahibi dili, yazılı sözlü biraz kullanabilirim.
Dünyaya dair bir fikrim de var. Çıkınımda, fikri aç koymayacak kadar
bilgi de mevcut ama la ilahe.
Belli ki senin de başına gelmiş.
Her şeye; dağa, taşa, kurda, kuşa, ota, …. laf anlatılır da,
“eskisolcu”ya anlatılmaz; değil mi? Biliyorum. Hani dersen ki Türkçe’de
yan yana gelmiş en talihsiz ikili hangisi? Derim ki “eski solcu.” Ne
keder! “Sol”un başına “eski”, “eski”nin ardına “sol” koymak zorunda
kalıyoruz ya, aha şurama bir taş koymuş gibi oluyorum. Fakat yanlış
anlamayasın, ızdırabım sadece “sol”a değil, “eski”yedir de. Görüyorum.
Bazen “eski”yi perdeleyip “sol”u; bazen de “sol”u perdeleyip “eski”yi
satıyorlar.
Bu satışı durduralım derim. Çatalım iki kelimeyi,
“aha” diyelim “bundan sonra sizin adınız ‘eskisolcu’ Artık ‘e’yi
kaldırır, ki ‘devrim’in iki numarası olması hasebiyle gıcığınız var,
‘i’ye uygun bir mevki-makam mı ararsınız; ‘ski’ takımlarınızı alıp
Palandöken’de ‘palan’larınızı mı giyinirsiniz, sizin bileceğiniz iş.
Yeter ki ‘eski’mizden, hele ki ‘sol’umuzdan uzak durun.”
Sevgili Caymaz,
“O
kadar kelime kullandık, cümle yaktık, beyaz sayfaya kara satırlarla
patika çizdik; buna mı tav ettik?” diyebilirsin. Neylersin, kumaş, en
çok yırtığına yanarmış.
Hal, böyle böyle.
Yaz sağlıcakla
Hasever
Zürich, 12 Temmuz 2011
* Kırmızıgül sinemasından nefret ederim!
** Tefekkürler Sinan Çetin...




