ÖDP'de Yeni Bir Dönemin Başlangıcı (mı?)

ÖDP'de Yeni Bir Dönemin Başlangıcı (mı?)
Değerli bir arkadaşımın Fb'taki iletisi sayesinde ÖDP'nin 9.Parti Meclisi Toplantısı Sonuç Bildirgesinden haberim oldu. "İdeolojik-politik-örgütsel anlamda köklü bir yeniden yapılanma sürecinde bir adım daha atma kararlığı" gibi bir ifadeye rastlayınca, sıkıcı bir rutini icra ederken alışılmadık bir fenomenle karşılaşan birinin şaşkınlığıyla, yayıldığım koltuğumda doğruluverdim birden; Bunca yıldır, -"15 yıldır"-, beklediğimiz an sonunda gelmiş miydi yoksa. ÖDP'yi yakından takip etmediğimden, bu olağan, standard bir metin midir yoksa gerçekten işlerin artık bu şekilde gidemeyeceği yönünde bir hidayete en nihayetinde varılmış mıdır bilemiyorum ama ikinci olasılığın sözkonusu olmasına dair içimde beliren o küçücük umut bile sitede yazı yazma orucumu bozmam için yeterli bir gerekçe oluşturdu benim için, her ne kadar metnin o bildik, "varsayılan" ama gerçekte çoktandır mefta olmuş bir sol vicadana hitap eden ethos'u ve özellikle pathos'u hevesimi kursağımda bırakmış olsa da. Lakin ikinci olasılığın, yani bir yeniden yapılanmanın sözkonusu olacağı her durumda, bu metin üzerine konuşmak vicdani sorumluluğumdur, bu toprakladaki herkes için tarihsel bir görevdir.
Öyleyse başlayalım;
ETHOS, PATHOS ve de RETORİK "BU KONJÜKTÜRDE" ÖZENLE SEÇİLMESİ/YAPILANDIRILMASI GEREKEN "ARAÇ"LARDIR
Şimdi önümüzde kısa bir metin var; bu tür metinlerin doğal işlevi gereği derin tahliller yapılmasını kimse bekleyemez. Lakin yine de üzerinde çok ciddi durulması gereken bir metin, zira çok İRİ bir vaatle bir çağrıda bulunuyor; "İdeolojik-politik-örgütsel anlamda köklü bir yeniden yapılanma" iddiasının olumlu anlamda Pandora'nın Kutusunu açacağı sanırım herkesin malumu olsa gerektir. Peki, yerleşik düzene alternatif yaratmak için bir yeniden yapılanma vaadiyle birilerine seslenen, ancak bu seslenişe kulak vereceklere daha ileri tartışmalar için çıkış noktası sunmayan bir metnin neresinden tutulur? İleri sürdüğü bir tez olmadığına göre, ki buraya birazdan döneceğim, eleştiriyi nasıl yapılandırabiliriz?
Ortada bir çağrı varsa akla ilk gelen soru "çağrının yöneldiği özne konumu nedir" olacaktır. Bu bir..İkincisi, birincisiyle bağlantılı olarak, hitap edilen özne "varsayılsa" bile, "çağrı"nın yapısı gereği ona sunmak zorunda olduğu daha geniş zemin nedir? Halihazırda bulunulan zemin yetmiyor olmalı ki, dışarıya, daha geniş bir zemine doğru çağrı yapılıyor. Maalesef metnin ifşa ettiği zihinsel yapının handikapı da işte tam bu noktada ortaya çıkıyor: Çetrefil İdeoloji tartışmalarında özellikle Althusser'in çok kullandığı bir kavram var: "Interpellation" Wikipedia tanımını şöyle veriyor:"to describe the process by which ideology addresses the (abstract) pre-ideological individual thus effectively producing him or her as subject proper." Yani pre-ideolojik öznelere -ki bunları sanırım herhangi politik bir zihinsel fomasyonları olmayan insanlar olarak algılayabiliriz- ideolojinin hitap ederken onları politik bir fail/özne olarak kurma işlemini tanımlamak için kullanılıyor.
İnterpellation kavramını çok kabaca (ideolojik) "çağrı" olarak çevirebiliriz sanıyorum..Şimdi burda son derece önemli, özel olarak önümüzdeki metnin genel olarak da bütün solumuzun gözden kaçırdığı bir nokta beliriyor, -bu dikkatinizi özellikle yoğunlaştırmanızı istirham ediyorum- : yaptığınız interpellation/çağrı ile politik bir faili/özneyi kurarsınız. İşte tam da bu yüzden bu alt bölümünün başlığını yukarıdaki gibi seçtim: Retorik önemlidir, basitçe süslü söz söyleme sanatı değildir, işte bu yazıyı neresinden tutacağımız sorusunun yanıtı da bu, başka bir veri yok maalesef..
İngiliz atasözü der ki "You are what you eat. Eat well. You are what you wear. Wear well"/ Ne yiyorsan osundur, iyi ye. Ne giyorsan osundur. İyi giyin.
Konumuz bağlamında uyarlarsak; Ne söylüyorsan, nasıl söyluyorsan osundur. İyi söyle". Kastettiğim "edebiyat yapmak" değil elbette..Şimdi şöyle bir düşünelim, bu metnin geneline sinmiş ruhsal durum kime hitap eder? Bu metne kimler kulak kesilir, hali hazırda zaten solcu olanlar dışında. Peki ama çağrının sadece kıdemli, meslekten solculara hitap etmesi mi amaçlanmıştır? Eğer solun mevcut yekünü içinde, hep belli aynı isimlerle denenmemiş bir kombinasyon, test edilmemiş bir permutasyonun hala kaldığı, ve onunla amaca ulaşılacağı düşünülmüş ise, "kolay gelsin" deyip "bir durum mu var acaba" umuduyla dışına doğru şöyle bir başımızı uzattığımız köşemize geri çekilip, yazıyı burda kesebiliriz. Ama ya umduğumuz gibi, kadim zamanlardan beri olabildiğince sağcı, olabildiğine kendi halinde "huzur"lu, dolayısıyla herhangi yeni birşey üretme ihtiyacı içinde olmamış bu topraklarda solun mevcut etinin butunun yahni yapmaya yetmeyeceği bariz olgusu, tarihin akışının deterministik bir zorunluluk, bununla bağlantılı olarak solun da ideolojik-i vecip olmadığı uygunsuz gerçeği ile birlikte sonunda kabul edilip, bu sert realite içinde ne yapabiliriz sorusuyla kaleme alındıysa bu metin? İşte bu yöndeki küçücük bir olasılığa dahi duyarsız kalmak, tarihin kendi irademize rağmen üzerimize yüklediği vicdani yükümlülüğe ihanet anlamına gelecektir.
Eğer bu umduğumuz perspektif sözkonusu ise, tarihsel olarak böylesine önemli bir metin böyle mi kaleme alınır? Basit bir üslup sorunundan bahsetmiyorum. Çok sıradan bir meseleyi büyütüyormuşum gibi algınabilir, bu yanlış anlamayı bertaraf etmek için özellikle ethos ve pathos terimlerini gündeme getirdim.
Çabuk bir internet taraması sonucu bulduğum türkçe sözlükler şöyle tanımlıyor; (terimlerin kendisi de Wikipedia'ya linkli)
ETHOS: İlkçağ Yunan felsefesinde “karakter” (kişilik) ve “âdet” (alışkanlık) anlamlarında kullanılan terim yolunun alışkanlıklara dayalı olarak yürünmesi. (...) Günümüz toplum bilimlerinde ise ethos, bir kültürün, topluluğun ya da toplumun kendine özgü niteliği; ruhu ya da tini anlamında kullanılmaktadır.
PATHOS: 1. anlamı i. merhamet ve sempati gibi his uyandırma gücü veya yeteneği. ,acıma uyandıran nitelik.
2. anlamı dokunaklılık.
3. anlamı dokunaklilik. coşkulu anlatım. tumturak.
Wikipedia tanımındaki açıklamalar daha açıklayıcı: "Pathos represents an appeal to the audience's emotions." / Pathos dinleyicinin duygularına yönelik bir hitabı ifade eder. (Şimdi gelecek satırlar çok ama çok daha iyi= Pathos is often associated with emotions, but it is more complex than simply emotions. A better equivalent might be appeal to the audience's sympathies and imagination. An appeal to pathos causes an audience not just to respond emotionally but to identify with the writer's point of view - to feel what the writer feels)
Kilit ifade şu: dinleyicinin sempatisine ve imgelemine hitap. Bir de şu; dinleyicinin yazarın bakış açısıyla özdeşleşmesini sağlamak. Yani birleştirirsek, izleyicinin sempatisi ve hayal gücünden medete umarak, kendi görüşünün salt duygusal bir etkileşimle benimsenmesini sağlamak. Ya böyle bir vicdana sahip olduğu varsayılan izleyiciler artık yoksa, ya kendi kendimize vicdani çağrılar yapıyorsak?
Ne var bunda denebilir. Solun ethos'unun/genel tinini/ahlakının ve pathos'unun/insanların "sempati ve imgelemine hitap" etmesinin nesini kendime dert ediyorum? Sözkonusu metinden şu satırlara bakalım;
"İnanıyoruz ki, yarının kurucuları, kalplerinin közü kararmamış inançlı ve yürekli devrimciler olacaktır. Bunun için bu gün yaşanan küresel kapitalizmin yıkımına ve emperyalist tahakküme karşı şimdi daha güçlü; daha kararlı; ama bu kez yarını bugünden kurmanın heyecanıyla birlikte yürümeye davet ediyoruz."
Tamam hadi diyelim böyle bir pathos bizim gibilerin sempatisine ve imgelemine hitap etti. İyi ama solun derdi bizim gibileri mi kazanmak?. Sadece zaten "kazanılmış" olanları kazanmaya yönelik bir pathos değil mi bu? Solcular olarak tarihsel aktörleri olduğumuz şu tragedyanın, -zira pathos terimi de yunan tragedya'sından kaynaklanıyor-, kalabalık seyirci kitlesinin genel profili ne? Yukarıdaki türden bir pathos'la gözleri sulandırılabilecek bir seyirci grubunun önünde mi sergiliyoruz bu tragedyayı? Seslenmeye çalıştığımız vicdana sahipler mi? Eğer evet denilebiliyorsa, ben çekileyim, bambaşka bir dünyada yaşıyorum demektir. Lakin ben bizim şu bildik klasik sol pathos'umuzla duygulandırılabilecek bir kitle olduğuna inanmıyorum. Böyle bir seyirci kitlesi şu anda olmadığı gibi, Marxismin Aşil topuğu Hegel'ci bir determizme referansla tarihsel maddi süreçlerin er ya da geç çalışması sonucu potansiyel olarak bulunduğunu da düşünmüyorum. Ancak bu bambaşka bir tartışma konusudur, o yüzden uzatmamak adına diyelim ki var böyle determinist bir bağlantı. Peki ama bu bilinmez gelecekte elimizdeki şu pathos'la duygulandırabileceğimiz bir vicdana sahip seyicilere ne vaat edeceğiz, " liberal-muhafakazar hegemonya karşısında devrimci siyaset çizgisi". Şu çok bariz soruyu soralım; Nedir "devrimci siyaset çizgisi?". Çok analitik düşünüyorsam mühendisliğime verilsin; mühendislikte varsayımlar, önkabüller, sanılar, kanılar yoktur, sert gerçekler vardır. Ortaya bir terim, kavram atılıyorsa tanımı istenir..Hadi buyrun tanımlayın, nedir "devrimci siyaset çizgisi"? Anlamsızlık, anlamın negatif olarak, yani pozitif kendi içeriğiyle değil, kötü birşeyi olumsuzlayarak yaratma beyhude çabasından kaynaklanıyor. Yani işte kötü olarak konan bir "muhafazakar-liberal" kendilik var, o olmayan "devrimci siyaset çizgisi" oluyor. Ortada bir dışarısına referansta bulunmak zorunda kalmayan pozitif bir içerik yok. İşte bu yüzdendir ki, solun sayısız benzer birlik/cephe/çatı çağrısı hep aynı makus talihe teslim olmak zorunda kalmıştır. Yeni bir başlangıcın heyacanı ile aynı "Cazcı Kardeşler" bir kez daha toplanır, bir araya gelirler, sarılmalar öpüşmelerden vs sonra, uygunsuz/awkward bir sessizlik hüküm sürmeye başlar, bacaklar sallanmaya, baş parmaklar kendi ekseni etrafına döndürülmeye başlanır, ve tatsız soru kaçınılmaz olarak gündeme gelir; "-Ehh sonra..Sırada ne var? -Devrimci siyaset çizgisini sürdüreceğiz ya.! - Yani? 1 Mayıs için Taksim'i fethedeceğiz vs"
Daha önce çok hatırlattım, bir kez dahası göz çıkarmaz. Yapısalcı, sonra da post-yapısalcı Lacan teorisinin kilit bir kavramı var; Master Signifier/Baş Gösteren aynı zamanda Boş Gösteren/Empty Signifier..Tam da boş olduğu için baş gösterendir. Yapısalcı dil teorisinde, anlam göstergeler/signs zinciri ile kurulur. Herbir gösterge bir gösteren ve gösterilenden oluşur..Gösteren/signifier kullanmak zorunda olduğumuz dilin unsurlarıdır, yani kavramlar, terimler, sözcükler vs..Gösterilen ise sesli bir birim olarak gösteren/signifier'ın ilettiği anlamdır..Ancak her gösterilen, yani her anlam bir başka anlam için aynı zamanda kendisi de bir gösterendir. Bu böyle sonsuz bir zincir olarak devam eder. Ta ki gösterileni olmayan bir gösteren, yani baş gösteren'e kadar..Baş gösteren içeriği olmayan bir işarettir, ancak diğer bütün gösterenlerin bir gösterileni olması için, gösterge zincirinin iş görmesi için gereklidir..Yani bütün bir anlam evrenini kuran Baş Gösteren'dir. Bu da şurdan kaynaklanıyor; terim/sözcük (yani gösteren) ve anlam (yani gösterilen) çiftini iki ayrı paralel düzlem gibi düşünelim. Bu iki düzlem birbirlerine karşı sabit bir konumda değildir, başka bir ifadeyle kavramlar ve anlamları birbirlerine sabitlenmiş değildir..Anlam hapsedildiği terimin altından hep kayar..İşte bu akışkanlığı sabitlemek için, kayma tehlikesi bulunan kendi bir anlamı olmadığı için stabil boş bir forma gerek vardır; yani boş ve bu yüzden baş gösterene. Bu işlemi yapısalcılar "point-de-capiton"/"dikişleme noktaları"/düğüm noktaları vs kavramı ile açıklarlar, hani eski yorganlarda, kılıfın içinde sürekli kayan pamuğu sabitlemek için düğmeler olurdu ya onun gibi.
Bunlar hakikaten boş entel gevezelikler değil; ideoloinin işleyişini anlamak istiyorsak bu gibi temel felsefi açılımları kavramak zorundayız. Somut bir örnekle açalım; Millet kavramına somut bir içerik yüklenebilir mi? Herkes farklı bir anlam yükleyecektir..Tam da bu yüzden Benedict Anderson ve Wallerstein milliyetçiliği ele adlıkları ortak bir çalışmalarının adını "Hayali Cemaatler" olarak koymuşlardır. Millet somut, evrsensel bir kendilik değildir, bir yapıntıdır, boştur, saf bir form,katıksız bir biçimdir sadece. Ama önemsiz mi? Millet kavramı etrafında kurulan o koca anlam evrenini düşünelim? Vatanseverlik, şehadet, onur, fedakarlık vs.vs. Bütün bir egemen ideolojiyi kuran bir Boş ama Baş gösterendir sadece. İşte solun da Boş Göstereni, bu dilimize pelesenk olan "devrimci siyaset"tir..Şimdi burda bir uyarı yapmak zorundayım; insan kötü niyetli olunca mal bulmuş mağribi gibi "Boş" kelimesinin, bilinen pejoratif günlük anlamına referansla "Ulan sen Devrim'e nasıl Boş dersin" türü bir sığlıktan medet umabiliyor.Burda kastedilen boş, önemsiz, saçma vs gibi tınılara sahip olan genel kullanımdaki değil. İngilizce düşünelim, "empty" bu tür tınılara sahip mi? 15 milyar yaşındaki sonsuz evrenin büyük bir kısmı da boştur, ama önemsiz midir? "Devrimci Siyaset" boş gösterendir dediğimizde, önemsizdir, saçmalıktır demiyoruz, yaşanılan ana yönelik somut bir işlevi yoktur demek istiyoruz. İnsanları "devrimci siyasete" davet ettiğinizde yaşanılan zamana, yani çağrının yapıldığı ana yönelik hangi anlam zincirini "dikişliyor"sunuz, hangi "point-de-capiton"u uyguluyorsunuz? Var mı cevabı? Mevcut diyelim 1 milyon solcuya Devrimci-Siyaset nedir diye sorsanız, birbirinin aynısı iki tane olsun cevap alabilir misiniz? TKP'nin Devrimci Siyaset'e yüklediği içerikle ÖDP'inki ya da kürtlerin ki aynı mı? "Ahmet bana elmayı ver" dersem çok somut bir talep dile getiririm. Devrimci Siyaset yapalım dediğimizde böylesi sarih bir talep iletmiş oluyor muyuz? Peki öyleyse hiçbir iki anlayışın üzerinde uzlaşamayacağı bu tür yüzer-gezer bir kavrama, böylesi son derece pratik gönderimli olması gereken bir metinde yer verilmesinin altında yatan yapısal özellik nedir? İşte bu soruya cevap bulmak zorundayız, o hangi yapısal belirlenim "Devrimci Siyaset"ten uzaklaşıyor olma endişesini "İmandan uzaklaşmak" paranoyasına indirger? Ben bunu Türkiye'li olmamıza bağlıyorum; delikanlılığa halel getirmek nasıl yerleşik bir endişe ise, basitçe, alt üstü bir kelime olan Devrim'i dillerden düşürme de, devrimci radikalliğe halel getirmek gibi algılanıyor. Buna karşın ben de şunu ileri sürüyorum; Devrim retoriğinin pathos'na ihtiyaç duymadan da devrimci olmak mümkündür. Şu önümüzde duran metin kaleme alındığı coğrafyanın, şu yaşanmakta olunan bağlamına oturuyor mu? Önümüzde duran acil gündem Devrim mi? Solun ıkına sıkına alacağı oyun 1% bile olamadığı, daha 12 Haziran'a kadar ne olur AKP 50%'yi geçmesin gibi patetik bir beklentinin, olabilecek en makul bekenti olabildiği bir yerde Devrimci Siyaset gibi Boş Bir Gösterenle çağrı yapmak, saksağan damın bağlamına ne kadar oturursa o kadar oturur.
Devrim "pathos"undan vazgeçmenin devrimcilikten vazgeçmek anlamına gelmeyeceğini, bilakis gerçek devrimcinin devrimciliğini, kimlik karmaşasını yeni edindiği Ateistliğini her fırsatta dile getirerek aşmaya çalışan toy radikal gencimiz gibi alakalı alakasız her durumda ifşa etmek zorlanımı içinde olmayacağını göstermek için bilinen bir kaynağa yönelelim.
HOW TO BEGIN FROM THE BEGINNING
Zizek'in bu çok yerinde soruya cevap aradığı bir yazısı var, siteye eklendi..Umarım birgün birileri zahmet eder de çevirir; zira şu içinde bulunduğumuz koşulların bağlamına mükemmel oturan bir metindir bu. Olabildiğince çok insanın okumasını sağlamak lazım, aksi takdirde şu sonu gelmeden kendi içinde evrilen kısır birlik çabalarından birinden diğerine koşar dururuz kendi kuyruğunu yakalamaya çalışan köpeğinki türünden bir kısır döngü içinde.
Zizek bu yazıda, en geriden başlama sözkonusu olduğunda akla gelebilecek en son isme bol bol referansta bulunur; Lenin.
Serde olan devrimci radikallik ise, Lenin'den ötesi var mı? Az bilinen hatta hiç bilinmeyen, ölümünden sonra basılmış bir yazısını ele alır. Bizim solculara İbreti alem olarak okutulması gereken bir metindir bu. İlgilenen yazının tümüne bakabilir. Ben özellikle bir pasaja dikkat çekmekle yetineceğim;
Lenin, zorlu bir dağın zirvesine ulaşmak için uzun uğraşlardan sonra varabildiği noktadan daha öte çıkamayacağını gören bir dağcı handikapı üzerine bir alegori kurduktan sonra şöyle devam eder;
Geri dönüp, inmeye, belki daha uzun olan, ama zirveye ulaşmasını sağlayacak bir yolu aramaya zorlanır. Hayali dağcımız için, daha önce hiç kimsenin ulaşamadığı bir yükseklikten geriye inişin, muhtemelen çıkışın kendisinden daha tehlikeli ve zor olduğu ortaya çıkacaktır —ayağı kayabilir; ayağını basabileceği bir çıkıntı bulması zor olacaktır; tam hedefe, üstelik yukarıya doğru çıkmakta olanın çoşkusundan yoksun olacaktır vs İplerle sarılıp sarmalanmak, kazma ile basacak bir yer açmak ya da ipin bağlanabileceği sağlam bir destek kazmak için için saatler harcamak gerekecektir ; salyangoz hızıyla ilerlenecektir, aşağı doğru hedeften uzaklaşarak hareket etmek gerekecektir; bu olabildiğince tehlikeli ve acı dolu inişin nerde sonlacağı ya da direk hedefe doğru, daha cüretkar , daha hızlı, daha doğrudan bir çıkışa imkan verecek güvenli bir alternatif yan yol olup olmadığı bilinemeyecektir
Kendi tırmanışımızın içinde bulunduğu durum da bu değil mi? Zizek de şöyle bağlar;
Fail better
This is Lenin at his Beckettian best, foreshadowing the line from Worstward Ho: ‘Try again. Fail again. Fail better.’ [2] His conclusion—to begin from the beginning—makes it clear that he is not talking about merely slowing down and fortifying what has already been achieved, but about descending back to the starting point: one should begin from the beginning, not from the place that one succeeded in reaching in the previous effort. In Kierkegaard’s terms, a revolutionary process is not a gradual progress but a repetitive movement, a movement of repeating the beginning, again and again.
Bugün, bizim de şu ülkede bulunduğumuz durum hayali dağcımızın durumudur. Geldiğimiz noktaya varana dek harcadığımız emekler heba olmasın diye, ta en geriye dönüp alternatif bir yol arama özgüvenini gösteremeyip, çıkmaz bir rotada beyhude bir ısrarı sürdürmek, zirveye ulaşma değil, zirve yolunda telef olma sonucunu doğurur. Ne kadar erken sineye çekersek o kadar iyi; bu ülkede sol bir damar yoktur, önce damarın yaratılması zorunluluğu vardır. Sol henüz bir sese bile sahip değil bu ülkede, eğer sesten, sürekli kendini yineleyen boş gösterenlerden daha fazlasını söyleyebilmek anlaşılıyorsa.
Kanımca, bu ülkede Devrim eksenli politikalardan önce, genel gündeme ve kültürel alana müdahale edebilecek kollektif ve açık, çok daha geniş bir kesime hitap edebilecek bir medya platformu gerekmektedir.
Zamanım daralıyor. Devam etmek üzere şimdilik kesiyorum.
14 Temmuz 2011
e-hayalet.net




