Kemal Burkay’ın Dönüşü Üzerinden / Kürt Davası - 2

Yorum
Hasever

Kürt davasının hala “bir varmış, bir yokmuş” girizgahında durduğu bir zamanda, bu dönüşle birlikte, beynimde berraklaşmış bir iki “songörü”mü kelimelere aktarmak istiyorum. Değerlendirmelerim, kişisel gözlemlemelerimin güncel tezahürler üzerinden aktarılması şeklinde olacak. Özeleştiri bölümünde dile getirdiğim; kimilerince genel, kimilerince detay olarak değerlendirilebilecek öneri-m- dışında ulaşabildiğim herhangi bir sonuç yok. Çözümün, bütün muğlaklığıyla ve erimiş peynir misali olgunun üzerinde damar damar duruyor olmasından ötürü, kalıbından alınan kerpiç misali cümleler kurmam, hem ahlaki hem de doğru olmazdı.

Kemal Burkay’ın Dönüşü Üzerinden

 

Kürt Davası - 2

 

“Tanrı beni dostlarımdan korusun, düşmanlarımla ben uğraşırım.” [1]

 

Kaç gündür yoğun bir şekilde bu “dönüşü” düşünüyorum. İsmi, modern Kürt siyasetinde Öcalan’dan sonra en sık telaffuz edilen Kemal Burkay, 31 yıllık sürgünün ardından, Stockholm’den İstanbul’a uçtu.

 

Bütün siyasi değerlendirmeler bir tarafa, bu fevkalade sevindirici bir gelişme. İnsanın ülkesine, en çok bilebildiği, anlama ve hissetme yetisine sahip olduğu yere/yerlere dön(ebil)mesi çok güzel. Kendi açımdan işin bir de empati tarafı var. 15 yıldır sürgün yaşayan biri olarak, Kemal Burkay’ın ne denli yoğun duygular içinde olabileceğini tahmin etmem zor değil. Hoş gitmiş, geçmiş olsun!

 

Antre

 

“Bana bir varmış de.

Bir varmış, bir yokmuş deme.

İçime dokunuyor.”[2]

 

Kürt davasının hala “bir varmış, bir yokmuş” girizgahında durduğu bir zamanda, bu dönüşle birlikte, beynimde berraklaşmış bir iki “songörü”mü kelimelere aktarmak istiyorum. Değerlendirmelerim, kişisel gözlemlemelerimin güncel tezahürler üzerinden aktarılması şeklinde olacak. Özeleştiri bölümünde dile getirdiğim; kimilerince genel, kimilerince detay olarak değerlendirilebilecek öneri-m- dışında ulaşabildiğim herhangi bir sonuç yok. Çözümün, bütün muğlaklığıyla ve erimiş peynir misali olgunun üzerinde damar damar duruyor olmasından ötürü, kalıbından alınan kerpiç misali cümleler kurmam, hem ahlaki hem de doğru olmazdı.

 

İşbu değerlendirme, güncelle maluldür.

 

Manzara

 

6 Ekim 2010 tarihli Kürt Davası[3]adlı yazımda Öcalan önderliğindeki PKK’nin, Kemalizm’in yegane reformatörlüğüne namzet olduğunu yazmış, bunu yazmakla bir tedirginlik içinde olduğumu belirtmiştim. Tedirginliğim, bir birine “hasım” iki hareketin, tersinden nasıl bu kadar iç içe geçtiklerini kendime dahi anlatmakta zorlanmamdan kaynaklanyor(du).

 

Yazıyı klavyeye aktardıktan bu yan, hızlı sayılabilecek şekilde, gelişmeler tezimi doğrular mahiyette gerçekleşti. Özellikle Öcalan’la yapılan görüşmelerin, hükümet tarafından mümkün mertebe göz ardı edilmesi, ve yine hükümetin, görüşmelere, başka “planet”te yapılıyor tavrı takınması, Anadolu’nun yakın siyasi tarihi açısında incelenmeye değerdir.

 

Bu görüşmelerin; Öcalan’ın açıklamaları sayesinde bilebildiğimiz kadarıyla, hükümetten bağımsız yapılıyor görünmesi (belki de öyledir), Öcalan’ın özellikle “devlet”le görüşme ısrarı ve yine bu süreçte hükümete en sert eleştirilerini dile getirmesi, bariz şekilde, hükümet-devlet çift başlılığına işaret etmektedir. Zaten AKP bünyesinde şekillenmeye başlayan yeni iktidarın en büyük yönelimlerinden biri, devlete de sahip olup, taze bir çehre ve çevreyle siyaset sahnesine hükmetmektir.

 

Duruma bakın ki, Kürt Davası’nın Gordiyon Düğümü’yle, Kemalist devletin hayatta kalma mücadelesi aynı döneme denk gelmiş bulunuyor. Tarihte tesadüfün olmadığına inanırsak, bu buluşma, kendi başına dahi incelenmeye değerdir. Yine birinci incelemede yazdığım gibi, şimdi durum, kimin kiminle tepkimeye gireceğine göre değişiklik arz edecektir. Eğer Kemalist devlet, AKP öncülüğündeki Neo-Liberalizme hem alan hem de güç kaptırırsa, bu, tek başına Kemalizmin değil, aynı zamanda Kürt Hareketinin de boşa düşmesine sebep olabilecektir. Zaten görünürde, ne Neo-Liberaller Kürtlerle, ne de Kürtler Neo-Liberallerle aynı masaya oturacakmış gibi duruyorlar. Bu iki kesim arasındaki güvensizlik, sanıldığının tersine, Kemalistlerle Kürtler arasındaki güvensizlikten daha büyük görünüyor. Sebepleri araştırılmaya muhtaç ve değer.

 

AKP’nin General tasfiyesinden hemen önce, Öcalan’ın “istifası”[4] dikkate değerdir. Aslında Anadolu platosunda, bu günlerde, yaşanan her şey dikkate değerdir. Öcalan’ın pragmatistliği ve sezgi gücü dikkate alındığında, yanlış ata oynaması pek muhtemel görünmüyor. Lakin Kürt Davası’nın çapı, denge oyununa bir nebze büyük geliyor. Ne tek başına Öcalan, ne de Kemalist devlet o çapı dengelemede başarılı oluyor.

 

Kararlı-Kararsız Denge

 

Ape Musa’nın, Öcalan’ın “sıfırdan başladık” sözüne gönderme yaparak,  “biz davayı eksiden alıp buraya (sıfıra) getirdik” dediği Kürt Davası, teknik konuşmak gerekirse, Kararlı Denge’den (stable equilibrium), Kaygısız Denge (indifferent equilibrium) pozisyonuna yani düze çıkarılmıştır. Bilindiği gibi Kararlı Denge, sonsuz bir çukurda duran topun, nereye fırlatılırsa fırlatılsın önünde sonunda çukurun dibine, yani ilk denge noktasına döndüğü durumu tasvir eder. İçinde Kemal Burkay’ın da bulunduğu kuşak “Sıfır Noktası”ndaki davayı hareket geçirdi ve 1984 yılı PKK çıkışı, bu hareketi ivmeleyip, Kararsız Denge (unstable equilibrium)[5] pozisyonuna getirdi.

 

Kürt Davası’nın ateş topuna dönüşmesi, Karasız Denge’nin son demlerine geldiğini gösteriyor. Tanımlamak gerekirse, Kararsız Denge, dengesini kaybeden yapı/cismin, kaybettiği dengesini bir daha bulamaması anlamına geliyor. Dağ yamacında duran taşın, herhangi bir şekilde yerinden oynaması ve bayır aşağı yuvarlanması misali. Taş, nihayetinde düze gelir, düzün neresinde durur belli olmaz; ama kesinlikle koptuğu yere dönemez. Kürt Davası’nın el yakması, bütün dengeleri dengesiz hale getirmesinin bir sebebi de budur. Kimse, bundan sonraki denge noktasını kestiremiyor. Şu anki dengeyse, bütün dengelerde olduğu gibi, şiddetle korunuyor. Bu mesela, şiddet yani, fizik biliminde yer çekimi olarak tecelli ediyor

 

Denklem dışı denge arayışı

 

AKP’nin denge oyunu; Kararsız Denge’yi dengeleme, kendi kontrolünde düze indirme isteğiyle ortaya çıkıyor. Öncesinde Perwer,[6]şimdi de Burkay oyuna dahil edilmek isteniyor. Belki bir Kürt marazasıdır, Türk tarafından, hangi Kürt şahsiyete projektör tutulsa, o şahsiyette yalpalama oluyor. İşin politik tarafı bir yana, Kürt Davasının birey bazındaki yansıması tek kelimeyle ifade edilmek zorunda kalınsa, ben, “mağduriyet” demeyi tercih ederim. Bence ortalama Kuzey Kürdü’nün bütün politik hayatı bu kavram etrafından belirleniyor.

 

Bir paragrafla özetlemeye çalışayım.

 

Mağduriyet, her şeyden ve herkesten uzak tutulmaktan ziyade, ego mağduriyetidir. Egosu beslenmemiş, her türlü okşanmadan mahrum bırakılmış kişi, önünde sonunda, kişiliğini, mağdur edenin iltifatıyla tedavi etmek istiyor. Bu belki “standart bir durumdur”, bilemiyorum, ama gözlemlediğimi rahatlıkla söyleyebilirim. Bunun tipik örnekleri var. Bir: Kendi televizyonu olduğu halde, TRT’deki Kürtçe’ye ilgi duyar. İki: Stran’ı olduğu halde, bir “star”ın ağzından, onun sadece deforme edilmiş nakaratlarını duyduğunda coşar. Üç: Kitabı vardır fakat bir iki kelimeyi “star gazeteci” “star yazar”dan duyduğunda heyecanlanır. Perwer, Kürt müzik piyasasında her türlü başarının ötesindedir fakat yönü İstanbul’a çevrilince, ilk albümünü çıkaran müzisyen gibi “biçareleşmiş” göründü. Burkay, İstanbul’da vali yardımcısı tarafından karşılanıp, “devlet kapısı”na buyur edildiğinde, gazete haberlerine göre, kızı tarafından uyarılarak “halk kapısı”na yönlendirildi. Perwer, sallandı ama yine olduğu yerde durdu. Sanatçı kişiliğinden kaynaklı “duygusal” davrandı. Burkay, karar verdi ve yaptı; siyasetçi kişiliğine yaraşır “iradi” davrandı.

 

Devlet, vali yardımcısı sıfatıyla, ki bu aynı zamanda, AKP’nin devlet sürahisindeki doluluk oranını da göstermesi bakımından hoş bir siyasi derecelendirme olmuştur, hükümet ise bakan düzeyinde Burkay’ı[7] kabul etmiştir. Daha öncesi de var. Burkay, Stockholm’dan, kolunda “kırk yıllık dostu”[8] tarafından uçağa bindirilmiştir. Yani durum şu: İstanbul matbuatı, vali yardımcısı (devlet) ve bakandan (hükümet) müteşekkil oluşum, Kürt Davası’na (kararlı) denge arayışındadır. Ve bence, her türlü rasyonelliğin dışındadır. Fakat şunu da kabul ediyorum, siyaset her zaman, rasyonellikle yapılan bir şey değildir.

 

Oysa Burkay’ın sosyalistliği ne kadar da gerekliydi. Kürdistan Sosyalist Partisi’nin (PSK) kurucu ve eski genel sekreteri, İstanbul’a giderken, solunu Avrupada mı bıraktı? Umarım böyle değildir. Fakat Burkay’ın İstanbul trafiğine; hükümetçe layık görülen hüsnü kabule bakılırsa büyük bir kuşatmayla karşı karşıya olduğu açıktır.

 

Burkay’ın solunu terk edip etmediği soru işareti olsa da siyaseten hükmünü yitirdiğini söylemek haksızlık olmaz. Bu günlerde herkes şiir okuru oldu. Durmadan “Akdeniz İklimi”nden bahsediliyor. Dersimiz siyasetse, şu soruyu sormaya hakkımız vardır diye düşünüyorum: “Sayın Kemal Burkay’ın ‘kedisinin olmaması’ mı yoksa Sayın Abdullah Öcalan’ın ‘ordusunun olması’ mı sorundur?”[9] Eğer soru, zımni, elmalarla armutları toplatma uyanıklığındaysa tasnif edelim. Sayın Burkay hangi kimlikle denge oyununa dahil olmak istemektedir. Eğer şairliğiyse, biliniyor, Öcalan şair değil. Yok eğer liderliğiyse, biliniyor, Öcalan lider. Aklıma Can Yücel’in "İyi şair zaten başbakan olmaz” dizesi geliyor. Bülent Ecevit kastedilerek yazıldığı söylense de, Can Yücel, konvertibilesi yüksek dizelerin şairidir.

 

Gönül isterdi ki, sayın Burkay, İstanbul’da büyük bir halk kitlesi tarafından karşılansın ve boynuna takılan Boğaz serinliğindeki kızıl atkıyla Diyarbekir’e yolculansın. Diyarbekir ne kadar samimiydi bilemiyorum ama DTK çatısına davetini[10] yaptı. Burkay bu davete siyasi nezaketle yanıt verdi.[11] Kürt Davası’nın bir başka karakteristiğidir: Söz, halka gidene kadar, dil üstündeki kar misali eriyip bitiyor. İstanbul’da sol, Diyarbekir’de Kürt’ün yolunu gözlemediği Burkay, hoş sefa gittiği memleketinde, umarım,  daha fazla “kabul”lere katılmaz. Çünkü devlet, Osmanlı’dan bu yana, sarayına kabul ettiğinin iradesini rehin tutar. Burkay birikim ve tecrübesinde birinin, kitlelerce karşılanmasa dahi; şehri vücudunu müdafaa etmesi beklenir; zaten kendisi de kolay kolay ezilmeyeceğini[12] söylemiş. Umarız!

 

Kürt davasında acı tacirliği

 

Çoktandır piyasası açık ve hareketli. Biz, Diyarbekir’in karpuzu meşhur diye bilip duralım, İstanbul matbuatı, eskisolcular (neo-liberaller) ve star edebiyatçılar karlı ve acar bir piyasa oluşturdular. Şimdilerde ne zaman bir “şenlik” olsa gidip Diyarbekir’den acı getiriyorlar. Bir çeşit “yeni” ipek yolu. Hem eski ipek yolu kadar meşakkatli değil hem de büyük kar marjı söz konusu. Newroz mu geldi, haydi Diyarbekir’e; festival mi var haydi Diyarbekir’e, panel mi var haydi Diyarbekir’e. Sürekli gidilip geliniyor. Diyarbekir’de sokak ortasında, cami avlusunda, belediye binasında, sur dibinde, istasyon meydanında, gecekondu gölgesinde yok pahasına alınan acı; İstanbul’da; yazar, aydın, entelektüel, bilirkişi, köşe sahibi, sütun bekçisi; yol, su, elektrik olarak tacire dönüyor. Bu, yalnız, tek taraflı bir ilişki değil; bu tecimsel tecelliden, genelde, Kürtler de memnun; mağduriyetlerini bu kanalla gidermeye çalışıyorlar.

 

Kürt Davası’nın en hayati dönemini yaşadığı sırada, yan sektör olarak bu tür bir piyasanın açılmış olması şaşırtıcı değil. Açıkta kalmış yaranın her türlü haşereye maruz kalmasına şaşmamak lazım. Kürt sitelerinin çoğu bu eskisolcuların yazılarıyla dolu. Fakat geçenlerde ne olduysa(?) hafif bir sürtünme yaşandı. DTK, gazı kaçmış Demokratik Özerklik ilanını yapınca, ortalık azıcık bulutlanır gibi oldu; zira bu “dostlar”[13], zaman ve mekanda, ilanı anlamsız buldular. O kadar şımartılmış, o kadar küstahlaşmışlar ki, işi, “biz taraf değiliz, niye böyle bir ilanı yaptınız ki” demeye getirecek kadar ileri gittiler.

 

Kürt hareketi, ideolojisizliğinin ve “ultra” prakmatistliğinin kurbanı olarak, “bugün bunu der, yarın geri çekerim havasında”[14], politik enstrümanları harcarken, başına gelebilecek en büyük felaketin eskisolcu dostların refakatçiliği olacağını göremeyecek durumdadır. Umarız bu son sürtüşme, musibet olur; zira okun ucu ete girdiğinde, çekip çıkarılsa dahi can yanıyor.

 

Şiddet çözer mi?

 

Bu soruyu en çok eskisolcular soruyor. Her dönemin en iyi “kağıdı”; getirisi, bütün borsalarda çok yüksek. Şöyle oynanıyor: Küresel çapta faaliyet gösteren şiddetten alınabildiği kadar his(se) alınıyor, sonrasında bunlar, bölgesel çapta; daha ziyade, öz savunma, nefsini korumak için küresel şiddete (ya da onun yerli mümessillerine) karşı çıkan, çoğu zaman el mahkum şiddet kullanan, direniş hareketleri üzerinden piyasaya sürülüyor. Çifte getirili. Hem bölgesel direniş hareketleri mahkum ediliyor hem de küresel şiddet gözlerden, her türlü eleştiriden kaçırılmış olunuyor. En kısa tarifi şöyledir: Alırken (küresel şiddete) “Evet”, satarken (“şiddete karşı çıkmaya) “Hayır”.

 

“Hayır”, püsküllü Bursa şalı misali “Evet”in üstünü örter.

 

Kapitalizmin barbarlığından, kendimize iki yüzlülük çıkartmamızı istiyorlar. “Silahla,” “şiddetle” çözüm olmaz, diyenler eğer, öncelikle ve ön koşulsuz devlet şiddetinden bahsetmiyorlarsa, en saf belirlemeyle, yanılıyorlar. Kimseyi kandırmasınlar, dünyamız (özellikle silahlı) şiddetin hükmü altında. Devletlerin inhisarında bulundurduğu şiddet, gün gibi ortada ve her türlü legaliteye sahipken, muhalif/alternatif dünya görüşlerinden şiddetten uzak durmaları istenemez. Durum biraz da, suya atılmış birine “sakın ha ıslanma” demeye benziyor. Bu ahlaki ve vicdani bir duruş değil.

 

Anadolu coğrafyasında siyasetin başkenti Ankara’dır. Yine, duruma paralel, aydın olmanın ve sanatın başkenti Amed’tir. Anadolu halklarının eskisolcu=yeniliberallere değil; Sartre benzeri; gün 24 saat, devlete, “silahları sustur”, “orduyu geri çek” çağrısı yapacak aydınlara ihtiyaç var. Kolay, durmadan ve hiçbir rizikoya girmeden, sahip olduğu konfordan gram fedakarlık yapmadan, hatta yapmayı aklından dahi geçirmeden, Kürt direnişinin silahsızlandırılmasından bahsediliyor. Bu, devlet görevlilerinin düşüneceği şey, aydınların, kendine aydınım diyenlerin değil.

 

Hazır, Burkay’ı İstanbul vali yardımcısı karşılamışken, şu soru akla geliyor. Ne hak ve vicdanla, her türlü şiddeti ret eden biri[15] 31 yıl sürgünde tutulmuştur? (Hani şiddetin reddi lazım ya o manada) Bu sorunun tek yanıtı var: Devlet şiddeti. Önce ve kayıtsız, şartsız bu şiddetin ortadan kaldırılması gerekiyor. Gerisi, ondan sonranın işi.

 

Konu şiddet olunca, her türlü yanlış anlamanın mümkün olabileceğini düşünüyorum. “Öncelikle ve ön koşulsuz, devlet şiddetine karşı çıkmayanların, devlete karşı şiddete başvuranları mahkum etmeleri ahlaki değildir” derken; o şiddetin silah biçimini hiç kullanmadığımı ve dolayısıyla kimseye bunu tavsiye edemeyeceğimi yazmak zorundayım. Kendim yapmadığım şeyi,  başkasından isteme ahlaksızlığını hiçbir zaman hayatımda tutmadım. Bu bir tercihtir. Benim söylemeye çalıştığım, tercihini silahlı muhalefetten yana koyan güce, ortada bütün “ihtişamıyla” devlet/şiddet aygıtı dururken; sırf silahlı olduğu için muhalefet yapmayacağım/yapamayacağımdır. Ve bence bu bir görüş, düşünce olmaktan ziyade; hakkaniyet gereğidir.

 

Özeleştiri

 

“Kanımca, bu ülkede devrim eksenli politikalardan önce, genel gündeme ve kültürel alana müdahale edebilecek kolektif ve açık, çok daha geniş bir kesime hitap edebilecek bir medya platformu gerekmektedir.”[16]

 

Gerek Burkay’ın bunca yılın birikimini getirip İstanbul’daki aktarlara teslim etme tehlikesiyle karşı karşıya kalması, gerekse Diyarbekir’den sadece İstanbul matbuatına yol döşenmesi büyük bir sol boşluğa işaret ediyor. Boşluğumuza gelen şey, gün yirmi dört saat nefessiz kalmamıza sebep oluyor. Oksijensiz kalan beynin sürekli halüsinasyon üretmesi misali, siyasette, durmadan halüsinasyon yaşıyoruz.

 

Anadolu; solun yaşayamadığı, planktonsuz, çöl derya durumunda. Kürt dalgasının en fazla Fırat boylarına kadar gelebildiği coğrafyada; Kızılırmak kurumuş, Orta Anadolu, sınırları İznik Gölü’ne dayanan çoraklığa gömülmüştür.

 

“Bu göl İznik gölüdür.

Yanında İznik kasabası.

İznik kasabasında

kırık bir yürek gibidir demircilerin örsü.

Çocuklar açtır.

Kurutulmuş balığa benzer kadınların memesi.

Ve delikanlılar türkü söylemez.”[17]

 

Komün orada yenilmişti ve yenilgi hala aynı sularda.

 

Bir kez daha deneyeceğiz. Hem şimdi, elimizde çok daha büyük olanaklar var. Sırayı şaşırmadan, bir günde Roma’yı kurmaya yeltenmeden, tane tane, devrimden önce komün olmayı deneyeceğiz.

 

Kol

Ha kırıldı

Ha kırılacak.

Zeytin

Ha çatladı

Ha çatlayacak.

Yağ

Ha damladı

Ha damlayacak.

 

Kol kırılmadan, zeytin çatlamadan, yağ damlamadan önce, yeniden denemekten başka çaremiz yok. Eğer yenilirsek, binbirinci deneyinde de başarısız olan bilim insanının “olsun, yeni başlayan birinden 1001 kere öndeyiz” dediğini hatırlayacağız. Hem kim, sıradaki denemenin aradığımız “deney” olmadığını iddia edebilir ki!

 

 

Hasever

Zürich, 2-4 Ağustos-2011  

           



[1]İtalyan atasözü (Dagli amici mi guardi Dio, che dai nemici mi guardo io.)

[2]Can Yücel

[3]Kürt Davası, Hasever, e-hayalet.net, http://www.e-hayalet.net/index.php/makale-sections-614/170-oenemli-makaleler/13795-kuert-davas

[4]http://www.yeniozgurpolitika.org/index.php?rupel=nuce&id=501

[5]http://en.wikipedia.org/wiki/Mechanical_equilibrium

[6]http://www.ilkehaber.com/haber/sivan-perwer-bulent-arincla-gorustu.-14723.htm

[7]http://www.dha.com.tr/kultur-bakani-gunay-kemal-burkay-ile-gorustu-flashaber_192308.html

[8]http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=RadikalYazar&ArticleID=1056089&Yazar=ORAL%20%C7ALI%DELAR&Date=13.07.2011&CategoryID=97

[9]http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalHaberDetayV3&ArticleID=1058171&Date=01.08.2011&CategoryID=98

[10]http://www.birgun.net/politics_index.php?news_code=1311763642&year=2011&month=07&day=27

[11]http://firatnews.tv/index.php?rupel=nuce&nuceID=47397

[12]http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&CategoryID=77&ArticleID=1058246

[13]http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=RadikalYazar&ArticleID=1056489&Yazar=CENG%DDZ%20%C7ANDAR&Date=18.07.2011&CategoryID=97

[14]http://www.odatv.com/n.php?n=keske-o-aciklamayi-yapmasaydik-2207111200

[15]Burkay, başından beri şiddeti dışladığını söylüyor ama bu mümkün değil. Doğru yanlış manasında değil, sadece tutarsızlığı ifade etmek için belirtiyorum. Zaten, yerleşik güce karşı mücadele ettiğiniz sürece (hangi enstrümanlarla olursa olsun) kendinizi şiddetin içinde bulursunuz. Ve bu her zaman sizin şiddetiniz de değildir. Mücadele alanı, manyetik alanları bir birinin içine geçmiş cisimlerin durumuna benzer. Herhangi bir anda üretilmiş şiddetin tam olarak hangi cisim tarafından üretildiği pek belli olmaz. Bu manada “şiddetten uzak durmak”, “şiddeti dışladığını söylemek” günlük hayatta karşılığı olmayan beyhava temennilerdir. Sosyal bilimler matematik keskinliğinde değildir; kabul fakat yine de, pek tabii,  forma/disipline sahiptirler. “Şiddet, meseleleri çözer mi?” sorusuna, köşe bucak yanıt aramadan, yanlış bir soru diyebilmeliyiz; çünkü soru, zımni, “legal şiddete” karşı koyanın direncini kırmak için formüle ediliyor. Eğer böyle olmasaydı köşe köşe yazı örenlerin, anti-kapitalist ve anti-militarist olmaları beklenirdi.

[16]Önder Kurt, ÖDP'de Yeni Bir Dönemin Başlangıcı (mı?), e-hayalet.net,

http://www.e-hayalet.net/index.php/makale-sections-614/51-politika/14013-odp-de-yeni-bir-donemin-balangici-mi

[17]Nazım Hikmet, Şeyh Bedrettin Destanı

Kemal Burkay’ın Dönüşü Üzerinden / Kürt Davası - 2

Yorumlar yazarlarına aittir. İçeriklerinden biz sorumlu tutulamayız.


Haber Puanlama
Ortalama puan: 0
Toplam Oy: 0

Lütfen bu haberi puanlamak için bir saniyenizi ayırın:
Mükemmel
Çok İyi
İyi
İdare Eder
Kötü

İlgili Bağlantılar