Telefon Direkleri
Annem duymasın, ben tuttum. Tuttum bu hikayeyi resimledim. Resimledim dediğime bakmayın, aslında fotoğrafladım. Fena da olmadı. Cümlelerin yüzü gözü açıldı.
11 yaşındaydım; 1+1. İnsan onbir yaşında neyi
ne kadar anlayabilirse ben de o kadar anlıyordum. Yine de kendime dahi
anlatamadığım “yazma gevezeliğime,” katlanabilir bir yanıt aramak için
oralara kısa bir yolculuk yaptım. Yaptığım yolculuk daha ziyade içimde
taşıdığım yollaraydı.
İran Sineması’nın lokomotiflerinden Abbas
Kiarostami, bir söyleşisinde “Dünyaya ve hayata bir çocuğun gözünden
bakabilmeyi deniyorum.” diyor. Çocuğun gözü, bence de, dünyayı en
perdesiz gören gözdür. Sinemacılar, belki de buna filtre diyorlardır.
Dünyaya filtresiz, yani onun renginde ve tonunda bakabilmeyi, büyüdükçe,
uzağımıza atıyoruz.
1983 yılında, topu topu dokuz on ay
geçirdiğim Mardin, içimde o kadar çok yer tuttu ki, sanki bir ömrü orada
geçirmişim gibime geliyor. Olamaz mı? Einstein, zamanı her zaman aynı
derinlikte yaşamadığımızı söylüyor. Ben de, galiba, Mardin’de zamanın
kuyusuna ayak bastım.
11 yaşındaydım; resimli, kenar süssüz 11 bölüm yazdım. Fotoğrafları ortalık yerde buldum; tıpkı cümleler gibi.
Dergi formatında 18 sayfa; son sayfası hikayenin haritası.
İşin
aslı bu bir ev ödevi; hem de tam 28 yıl gecikmiş bir ev ödevi. İşbu
takdimle vazifeyi bitirdiğimi düşünüyorum (belki de kapı yeni açılıyor,
kim bilir?).
Bu kadar.
Hasever
Zürich, 9 Şubat 2012




