Kurumuş Dere Yatağı / Şef Seattle'ın Mektubu
Kurumuş dere yatakları, Anadolu platosuna atılmış bıçak darbeleri gibidir; dilim dilim keserler bozkırı. Derelerin suyu son damlasına kadar çekilmiş, çakıl taşları güneşin yanığında kararmış ve bir masal ülkesi bereketi küçücük, yassı, düz taşlara gömülmüştür. Hüznün her tonuna vakıftır buralar. Yalnızlığın, sıcağın, soğuğun ve perişanlığın fotoğraflarıdırlar. Dağların ve tepelerin kurumuş göz yaşlarının izlerini taşırlar. Bir yalnızlık nasıl yaşanır, bir sessizlik nasıl anlatılır, her türlü canlının; kuşun kurdun göçü nasıl yansır bir coğrafyaya diye merak ediyorsanız, gidin görün o derelerden birini.
Yeni Osmanlıcık politikası ışığında yeni İsrail-Türkiye ilişkileri
Tan Demir
Modern Devlet, sol lügatte Burjuva Devlet, Amerika ve Fransız Devrimleriyle anılır. Bunun en önemli nedeni, bu devrimlerle Anayasa, Birey ve Kapital çerçevesinde devletlerin kurulmasıdır. O günden sonra devletler varlıklarını halka, kimi evrensel normlara dayandırarak meşrulaştırmaya başlarlar. Bu çağ Osmanlı İmparatorluğunu sarmıştır. O güne kadar İmparatorluk Şeriat ve Sultan, yani Millet- ve Devşirme Sistemi, ikilemi çerçevesinde yönetilmişti. Ancak yeni dönemle bu ikilemin yetmediğini gören yönetici sınıf farklı arayışlara girdi. Bu arayışlardan biri Osmanlıcılık hareketidir.
İkram-Eziyet

“Karı Boşamak” ve “Gandi Kemal”e Dair

Politika
Türkçe`deki “Siyaset” ve “Politika” kavramlarının ayrışımı Almanca`da maalesef yok. Her iki kavram da “Politik” ya da “die Politik” şeklindedir. Türkçe’nin bu kavramsal zenginliği Almanca konuşulan coğrafyanın siyasal kültürünün fakirliği anlamına gelmiyor. Tersine, belki de Almanca’nın bu kavramsal eksikliği, politik yaşamın zenginliği, Politik Teorinin gelişiminin de önünü açtı. Almanca’da Siyaset Felsefesi çok az dilde karşılaşılacak kadar gelişmiş. Spinoza, Kant, Hegel, Marx, Nietzsche, Adorno, Habermas’sız bir Siyaset Felsefesi düşünülemez.
Haydar Karataş, GeceKelebeği-Perperık-a Söe, İletişim, 2010 (Tanıtım)
Haydar Karataş’ın Gece Kelebeği-Perperık-a Söe romanının içinde geçen ve son paragrafında Gülüzar’ın ağzından bir kez daha tekrarlanan “kim demişti… taşların konuşmadığını, kırlangıç kuşlarının yol gözetmediğini, kim demişti” cümlesini yine bu romanla ilgili olarak bir başka bağlamda yankılayıp girmek istedim bu tanıtma yazısına. Evet, kim demişti roman çağının bittiğini, artık romanın öldüğünü, artık yüreğe dokunan o güzel romanları sadece özlemle anıp okuyacağımızı? Haydar Karataş’ın gelip elimize alçakgönüllükle bıraktığı, her satırıyla acı ve ironiyi birleştiren 255 sayfa neyse ki bu öngörüyü ya da saptamayı yalanlıyor.








